<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-28011877</id><updated>2011-04-22T07:39:07.367+03:00</updated><title type='text'>Komünist Bakış</title><subtitle type='html'>Bu site Stalin Arşivi kolektifi tarafından yayınlanmaktadır.</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://komunistpartizan.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/28011877/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://komunistpartizan.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>s.k.editör</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>36</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-28011877.post-116179997165133842</id><published>2006-10-25T21:12:00.000+03:00</published><updated>2006-10-25T21:35:41.060+03:00</updated><title type='text'>24 gazeteci tutuklu, devrimci basına saldırılar durulmuyor</title><content type='html'>&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/3007/2960/1600/gazeti3.gif"&gt;&lt;img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/3007/2960/400/gazeti3.gif" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;TUTUKLU GAZETECİ VE YAZAR EMİN ORHAN’IN BASINA VE KAMUOYUNA MEKTUBUDUR&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok sayıda gazeteci ve yazar gibi 21 Eylül’de gözaltına alınıp Tutuklanan Dayanışma gazetesi Editörü ve Atılım gazetesi yazarı Emin Orhan’ın Tutuklu Gazetecilerle Dayanışma Platformu aracılığıyla basına ve kamuoyuna hitaben yazdığı 17. 10. 2006 tarihli mektubu bilginize sunuyoruz...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tutuklu Gazetecilerle Dayanışma Platformu (TGDP)&lt;br /&gt;22 Ekim 2006&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öncelikle kucak dolusu merhaba, Tutuklanmamız henüz bir ayını doldurmadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tutuklanmamızın hiçbir hukuki dayanağı olmadığı gerçeğinin altını çizmek istiyorum. Bir gazeteci olarak asılsız suçlamalarla yüzyüze kaldım. Her muhalif basın çalışanı, gazeteci gibi kimilerinin işine gelmediği zaman tutuklatma yolunu seçtiği bilinen bir gerçektir. Aynı şey yıllardır çok sayıda düzen muhalifi gazeteci ve yazarın başına geldi. Polisin uydurma, düzmece belgelerine dayanarak tutuklandım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Açıkcası bir komplo ile yüzyüze kaldım/ kaldık. Polisin hazırladığı ve sorgu hakimliğinde açığa çıkan komplonun temelsiz olduğunu özellikle belirtmek isterim. Bir kere mahkeme salonunda bütün çıplaklığı ile komplo olduğu açığa çıktı. Eğer az çok hukuk bilgisi olan biri (hatta olmayan biri de) sorgu hakimliği sürecini izlemiş olsaydı haksız, mesnetsiz bir tutuklama ile karşı karşıya olduğumuzu görebilirdi. Ben Dayanışma gazetesinde çalışıyorum.&lt;br /&gt;Aynı zamanda Atılım gazetesine de yazılar yazıyordum. Hem Dayanışma gazetesinde çalışan hem de Atılım gazetesi yazarı olarak asıl tutuklanma nedenimizin düşüncelerimizden dolayı olduğunu belirtmeliyim. Muhalif gazeteci olmak neredeyse suç kapsamına sokuluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tekrar komplo meselesine dönersek... Polis, benim Dayanışma gazetesinde çalıştığımı bildiği halde BEKSAV’ı (Bilim Eğitim Estetik Kültür Sanat Araştırmaları Vakfı) Hacı Orman’la birlikte yönetmekle suçluyor. Herkes de biliyor ki, BEKSAV, devlet denetiminde, Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün izniyle açılmış bir vakıftır. Resmi yöneticileri vardır. Her vakıf gibi&lt;br /&gt;BEKSAV’ın da yöneticileri, üyeleri tarafından seçilir. Kaldı ki, BEKSAV gibi bir yasal kurumda yönetici değilim, olsam bile suç teşkil etmez. Diğer bir suçlama da “örgüt üyesi olduğum” şeklindedir. Bir örgüte üye değilim ve olmadım da.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama her nedense “örgüt üyeliği” fikri hakimin kafasına yatmış. Bu da polisin hazırladığı komplonun ikinci ayağını oluşturuyor. Ortada delil yok. “Delil”i polis kendisi hazırlayıp savcının önüne koymuş. Düşüncelerimize karşı çaresiz kalanlar “örgüt üyeliği” komplosunun ardına sığınacak kadar acizleşmiş bulunuyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tutuklu Gazetecilerle Dayanışma Platformu’nun, basın meslek kuruluşlarının, kitle örgütlerinin, ilerici kamuoyunun, aydın ve yazarların, gazetecilerin başta şahsım olmak üzere bütün tutuklu gazetecilerin karşılaştıkları haksızlıkları, adaletsizlikleri ve komployu teşhir etmesini bekliyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;17 Ekim 2006 tarihli Cumhuriyet gazetesinin eki Cumhuriyet dergide yayımlanan Alper Turgut’un haberini okudum. Tutuklu gazeteciler ve yazarlar gerçeğine dikkat çekmiş. Tutuklu Gazetecilerle Dayanışma Platformu’nun görüşlerine de yer vermiş. Tabi ki basın emekçilerinin, basının bu soruna daha fazla yer vermesi gerekiyor.&lt;br /&gt;2 Ekim’de Tekirdağ 2 Nolu F Tipi Cezaevine nakledildim. Buraya girişte epey zorluk ve sıkıntılarla karşılaştık. Buraya 8 kişi getirildik. Özgür Radyo Haber Müdürü Halil Dinç de aralarında bulunuyor. Girişte insafsız ve vicdansızca saldırılara maruz kaldık. Tamamen asılsız suçlamalarla 30 gün görüş, 45 gün mektup ve faks yasağı cezası verildi. Öyle sanıyorum yakın bir zamanda uygulamaya sokulur. Yine burada ağır tecrit koşullarında kaldığımızı belirtmek istiyorum. Tek kişilik hücrede kalıyorum. Son günlerde slogan attığımız gerekçesiyle ikinci bir mektup yasağı cezası vermek için bizden savunma istendi. Tek kişilik hücrede kaldığımız yetmezmiş gibi haksız ve hukuksuz bir biçimde havalandırma hakkımız da gasp ediliyor. Nerdeyse tüm zamanımızı tek başımıza hücremizde geçiriyoruz. Hem mektup ve görüş yasağı ile hem de havalandırma kapımızı kilitleyerek tecrit koşullarımız ağırlaştırılıyor. Siyasi düşüncelerimiz ve mesleki kimliğimiz hiçe sayılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada hiç kitap olmaması, getirilen kitaplarımızın verilmemesi de ayrı bir sorun. Günlük gazeteleri alabiliyoruz. Ancak Atılım gazetesinin sadece bir sayısını alabildim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mektubumu burada sonlandırırken, uğradığımız haksızlık ve adaletsizliklere, komplolara karşı yürütülen özgürlük mücadelesine desteğinizin artarak süreceğine inanıyor, çalışmalarınızda başarılar diliyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hasret, umut ve dirençle selamlıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emin Orhan, Tekirdağ 2 Nolu F Tipi Cezaevi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tutuklu Gazetecilerle Dayanışma Platformu (TGDP)&lt;br /&gt;22 Ekim 2006&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İLETİŞİM: Necati ABAY-TGDP Sözcüsü, GSM: 0535 929 75 86,&lt;br /&gt;e-posta: tutuklugazeteciler@mynet.com&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/28011877-116179997165133842?l=komunistpartizan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/28011877/posts/default/116179997165133842'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/28011877/posts/default/116179997165133842'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://komunistpartizan.blogspot.com/2006/10/24-gazeteci-tutuklu-devrimci-basna.html' title='24 gazeteci tutuklu, devrimci basına saldırılar durulmuyor'/><author><name>s.k.editör</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-28011877.post-116175391107844887</id><published>2006-10-25T08:24:00.000+03:00</published><updated>2006-10-25T10:53:35.353+03:00</updated><title type='text'>Macaristan'da Nazilerin torunları sokaklarda</title><content type='html'>&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/3007/2960/1600/budapest-choques.jpg"&gt;&lt;img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/3007/2960/400/budapest-choques.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; Macaristan'da 1956 karşı-devrimci ayaklanmasının 50. "yıldönümü" bir yanda resmi törenlerle kutlanırken, öte yanda Budapeşte sokakları karşı-devrimin asıl sahipleri olan faşist grupların şiddetli eylemlerine sahne oldu. Halk Demokrasisi altında yasak olan tüm partiler, Nazi sempatizanları, dazlaklar, Horthyciler, Krallığın ve kilisenin sembolleriyle, gamalı-haçlar, İkinci Dünya Savaşındaki Nazi işbirlikçisi hükümetlerin kırmızı-beyaz bayrağı ve diğer flamalarıyla sokaklara dökülüp terör estirdiler. Böylece "çoğulcu demokrasi"nin tadını kendi bildikleri yöntemlerle çıkardılar. Eski Macaristan Sosyalist İşçi Partisi'nin sosyalizm sonrası resmi devamcısı olan iktidardaki (sosyal-demokratlaşmış) Macar Sosyalist Partisi de dahil olmak üzere hepsi de "1956 Devrimi"ne hararetle sahip çıkan Macaristan'daki düzen partilerinin tümü, içinde en aşırı ırkçı-faşist-gerici unsurların kolayca ve özgür olarak gelişme şansı buldukları politik kültürü ve ideolojiyi sürekli olarak besliyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sosyalist yönetimlerin çözülüşünden sonra birçok Doğu Avrupa ülkesinde yaşanan süreç Macaristan da yaşandı. Halk önce 90'lar boyunca aşırı-sağ partilerin fiili iktidarını tattı, bu partiler kısa sürede "özgürlükçü" maskelerini terk ederek açıkça aşırı sağa kaymaya başladılar. Geniş kitleler kısa sürede bunlardan yaka silktiler ve umut diye, ağırlıklı olarak sosyalizm döneminin yönetici parti kadrolarının kurduğu yeni "Macar Sosyalist Partisi"ne yöneldiler. Oysa bunlar sosyalizmle neredeyse hiçbir ilişkileri kalmamış, tamamen sosyal-demokratlaşmış kişilerdi ve vakit kaybetmeden "Tony Blair modeli"ni uygulamaya koydular. Bu mucizevi modelin sonucu ülkenin dış borçlarının ve işsizliğin tam anlamıyla patlaması, çalışan kesimlerin daha da yoksullaşması oldu. 2004 yılında 4o'lı yaşlardaki milyoner Ferenc Gyurcsany adlı bir kariyerist ekibiyle birlikte bir oldu bittiyle Sosyalist Parti yönetimine geldi ve ardından Başbakan seçildi. Gyurcsany, Avrupa Birliği üyelik sürecini de gerekçe göstererek "liberal" ekonomik politikaları daha da acımasızca uygulamaya koyuldu. Macaristan'daki son protestolar da başbakan Gyurcsany'in geçtiğimiz Eylül ayı içinde Sosyalist Parti'nin kapalı bir ulusal konferansında gizlice kaydedilen konuşmasının radyolarda yayınlanmasıyla patlak verdi. İlginç biçimde ilk olarak bizzat devlet radyosunda yayınlanan bu kayıtlarda Macar başbakan "tam 3 saatlik, çok ağır ve yer yer küfürlü konuşmasında, ülkenin ağır bir kriz içinde olduğunu, ekonominin çökme noktasına geldiğini ve bunun böyle devam edemeyeceğini söylüyor" ve "toplantıya katılan Sosyalist Parti yöneticilerini, seçimden sonra gündeme gelecek olan çok ağır istikrar paketini kabul etmeleri için ikna etmeye çalışıyor. Hatta zaman zaman tehdit ediyor" du. (&lt;a href="http://www.bbc.co.uk/turkish/europe/story/2006/09/060918_hungary_pm.shtml"&gt;BBC Türkçe, Macar Başbakan: Yalan Söyledik&lt;/a&gt;) Buna tepki olarak aşırı-sağcı denilen unsurlar, başta muhalefetteki Fidesz partisi taraftarları ise tam olarak 1956 karşı-devrimcilerinden miras aldıkları yöntemlerle halk kitlelerin hükümete karşı yönelecek tepkisini kendi amaçları doğrultusunda saptırmak üzere şiddet gösterileri ve çeşitli devlet dairelerinin işgalleri gibi eylemlere giriştiler. Karşı-devrimci ayaklanmanın 50. yıldönümünde hem hükümet hem muhalefet partileri tarafından elbirliğiyle oluşturulan atmosfer faşist çeteler için mükemmel bir ortam hazırladı. "Sosyalist" Parti, toplantılarında ve seçim kampanyalarında afişlerini 1956-2006 tarihleriyle ve 50. yıl yazılarıyla donatarak, propagandalarında kendisini "Sovyet işgalcilerine karşı büyük halk devrimi"nin asıl mirasçıları olarak göstermek için muhalefetteki Fidesz partisiyle yarışarak, kendisine karşı faşist çiçeklerle bezenmiş bir "turuncu devrim" ayaklanması halini alan bu atmosferin oluşmasına en büyük katkıyı bizzat kendi elleriyle yapmış oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/3007/2960/1600/_42230292_man_afp.2.jpg"&gt;&lt;img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/3007/2960/320/_42230292_man_afp.2.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;"Dinsizin hakkından imansız gelir" diyemiyoruz, çünkü emperyalist propagandaya göre "totalitarizmden ve sovyet baskısından kurtularak çoğulcu gerçek demokrasiye kavuşan" tüm Doğu Avrupa'da olduğu gibi Macaristan'da da, yasal sınırlar içinde işçi ve emekçilere bu partilerin aldatıcı kavgalarına taraf olmaktan başka bir seçenek verilmiyor. 1956 karşı-devriminin ideolojisine ve siyasal mirasına bedel ödemeye yanaşmayan Macar Komünist Partisi gibi partiler yasaklanıyor. Bununla birlikte Macaristan'ı Nazi işgalinin sona ermesinden bu yana aslında "gizli ve açık Yahudi elitlerin yönettiğini" (ne kadar tanıdık bir "teori" değil mi!) iddia eden ırkçı Adalet ve Yaşam Partisi tamamen serbest faaliyet yürütebiliyor, hatta (1998-2002 döneminde olduğu gibi) hükümet ortağı olup parlamentoda kendi bağımsız grubunu dahi oluşturabiliyor. "Demokrasi"nin cilveleri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün bu olaylar Avrupa'da olduğu gibi Türkiye'de de ve aslında modern sınıf mücadelesinin olduğu her yerde geçerli olan tek bir büyük gerçeği sınıf düşmanlarının ne kadar iyi bildiklerini kanıtlar: emekçi yığınların nihai kurtuluşunun tek gerçek öncüsü ve gerçekleştiricisi tavizsiz bir komünizmi savunan birleşik ve güçlü Komünist Partisi olabilir! Bunun dışındaki tüm partiler, "sosyalist", sosyal-demokrat, nasyonal-sosyalist, vb. partilerin tümü sömürücülerin emekçi sınıflar içindeki uzantılarıdır. Sınıf düşmanlarının sıkı sıkıya kavradıkları bu gerçeği işçi sınıfına kavratmak, onu bağımsız sınıf Partisini bu temel üzerinde inşa mücadelesine çekmek dün olduğu gibi bugün de tüm ülkelerin komünistlerinin görevidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;Komünist Bakış&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/28011877-116175391107844887?l=komunistpartizan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/28011877/posts/default/116175391107844887'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/28011877/posts/default/116175391107844887'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://komunistpartizan.blogspot.com/2006/10/macaristanda-nazilerin-torunlar.html' title='Macaristan&apos;da Nazilerin torunları sokaklarda'/><author><name>s.k.editör</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-28011877.post-115806188634045222</id><published>2006-09-12T14:33:00.000+03:00</published><updated>2006-09-12T15:04:54.086+03:00</updated><title type='text'>Hafıza-ı Beşer: Tayyipleri kimler yarattı?</title><content type='html'>&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/3007/2960/1600/Clipboard05.jpg"&gt;&lt;img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/3007/2960/320/Clipboard05.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Evren, “1980-1982 arasında 34 imam-hatip okulu açıldı diyenlerin gözü kör olsun. Dönemimizde sadece bir tane Tunceli’de imam-hatip okulu açıldı. 1989'a kadar ise sadece bir-iki okul açıldı” dedi. Oysa, Milli Eğitim Bakanlığı yetkilileri, Evren’in devlet başkanlığı döneminde sekiz, Cumhurbaşkanlığı döneminde 90 imam-hatip lisesi açıldığını söylüyor. Evren, din dersinin neden zorunlu yapıldığına ilişkin soruyu da, &lt;strong&gt;‘Dinsiz millet olmaz’ &lt;/strong&gt;diye yanıtladı. &lt;span style="font-size:85%;"&gt;03/03/2006 Radikal&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;"…Laikliğin ne olduğundan ve ne olmadığından müteaddit konuşmalarımda bahsettim ve sanırım ki, Cumhuriyetimizin bu niteliğine yeterince açıklık da getirdim. Bütün geçmiş konuşmalarımda laikliğin din aleyhtarlığı, din düşmanlığı olmadığını tekrar tekrar belirttim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;…İşte şimdi burada, bu noktada din derslerimizi, okullarımızda niçin okuttuğumuzun sebebi açıkça görülmüyor mu? Din sömürücüsü ve üstelik de cahil politikacı, halkın arasına karışarak, “Dinimizde şu şöyledir, bu böyledir” dediği zaman etrafta kendisine işin doğrusunu söyleyebilecek kadar dini bilgi sahibi kimse çıkmıyordu ki..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk çocukları, Türk Milletinin dini hakkında, kendi ailelerinin ana babaları, bizzat kendilerinin dinleri hakkında hiçbir bilgi sahibi olamıyorlardı." &lt;span style="font-size:85%;"&gt;Orgeneral Kenan Evren, “1982 Anayasası’nı Devlet Adına Tanıtma” konuşmasından, 26 Ekim 1982, Erzurum&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/28011877-115806188634045222?l=komunistpartizan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/28011877/posts/default/115806188634045222'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/28011877/posts/default/115806188634045222'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://komunistpartizan.blogspot.com/2006/09/hafza-beer-tayyipleri-kimler-yaratt.html' title='Hafıza-ı Beşer: Tayyipleri kimler yarattı?'/><author><name>s.k.editör</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-28011877.post-115801639475242621</id><published>2006-09-12T02:04:00.000+03:00</published><updated>2006-09-12T13:31:59.533+03:00</updated><title type='text'>Devrimci Demokrasi – Dinci Ayakbağı</title><content type='html'>&lt;strong&gt;Halil Kızıl&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sosyalist basında şeriatçılığa verilen ödünler nelerdir? Bunlar yalnızca &lt;em&gt;Evrensel&lt;/em&gt; gazetesinin verdiği sahte Hizbullah röportajı örneğiyle mi sınırlı? Bakalım:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Basında laik-şeriatçı çatışmasının örnekleri&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sosyalist basından birkaç çözümleme:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“…emekçilerin dikkatini kendi sorunlarından uzaklaştırıp onları bir kez daha laik-şeriatçı sahte saflaşmasına yönelterek bölme… [EMEP, haberler - Türkiye’nin Gündemi; 25 Haziran 1999]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a name="ust"&gt;&lt;/a&gt;Yeniden “laik-şeriatçı” ikilemi yaratılarak emekçileri bölme ve karşı karşıya getirme senaryoları uygulanmak isteniyor. [Şükrü Günsili; 27.10.1999 Evrensel]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeter ki işçi ve emekçiler laik-şeriatçı, Alevi-Sünni gibi burjuvazinin bilinçli bir tarzda körüklediği ayrımlara takılmadan elele verebilsinler. [Kızıl Bayrak, 7 Temmuz 2001]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emekçilerin gündemini dolduran; laik-şeriatçı, alevi-sünni ve artık bozulmuş ve anlamını yitirmiş geleneksel sağ-sol ayrımları [ Barikat, Şubat 2004]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son günlerde AKP hükümeti ile "derin devlet" arasındaki laik-şeriatçı çatışması yine gündemin merkezine oturtulmuş durumda. [YDİ Çağrı, Mayıs 2003]”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burjuva basınından bir çözümleme:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önce 'sağcı-solcu', sonra sırayla 'alevi-sünni' ve 'laik-şeriatçı' ayrımcılığı ile milleti bölmek istediler… [Öcal Uluç, Gözlem Gazetesi]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burjuva basınından bir “devletçi-laik” yazarın çözümlemesi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Laik-Şeriatçı kavgası çıkarmaya kalkıştılar, Anadolu insanı bu oyuna da gelmedi. [Emin Çölaşan, 16 Nisan 2000 Hürriyet]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Liberal” bir yazarın:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eskiden sol ve sağ eksenine oturttukları ve o sayede kendilerine toplumda bir yer ve itibar sağladıkları çatışmayı, şimdi laik-şeriatçı diye bir eksen üzerine oturtuyorlar ve ancak kendi karşıtlarıyla var olabiliyorlar. [Necdet Şen, 6 Kasım 1996, Tempo]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önce faşist-sonra sosyalist-sonra İslamcı-şimdi hepsinin bir tür karışımı olan birinin:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En büyük korkumuz ne? Bizi en çok ne endişelendiriyor?&lt;br /&gt;Türkiye’de Alevi-Sünni, Laik-Şeriatçı, Kürt-Türk... gibi ayrımların keskinleşmesi. [Nihat Genç]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Faşistlerin çözümlemesi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son zamanlarda tırmandırılan laik-şeriatçı çatışmasının ısıttığı zinde güç sobası henüz soğumamıştır. [Ülkü Ocağı dergisi, Şubat 1998]”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Örnekler sonsuza dek uzatılabilir, fakat bu kadar yeter. Toplumumuzda en sağlam konsensüsün, birileri tarafından laik-şeriatçı ayrımının “yapay” olarak yaratılması korkusu olduğu anlaşılıyor. Bu bir tesadüf müdür? Bu arada, başbakanın hedef gösterdiği Danıştay’ın üyelerinden birisi öldürülüyor ve konsensüs gene bozulmuyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Demek ki, bir yandan da laik-şeriatçı ayrımına dayalı ikinci bir toplumsal kriz de devreye sokulmak isteniyor. [Mehmet Altan, 15 Mayıs 2006]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dinci-laik gibi gerici kutuplaşmalar bu tür provokasyonların asıl zeminidir. [Alınteri, 19 Mayıs 2006]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu saldırı eliyle halkımızı laik-şeriatçı ekseninde gerici saflaştırma yönündeki girişimlere… [Atılım, 17 Mayıs 2006]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu öfkenin nedeni, yalnız yargıçların hedef alınması değil, aynı zamanda Türkiye’yi yeniden laik-laik karşıtı çatışmalara sürükleyerek, ikinci bir 28 Şubat rejimini dayatmak isteyenlerin, bu saldırıdan yararlanmak için harekete geçmiş olmalarıdır. [Sosyalist Demokrasi Partisi Genel Başkanı Filiz Koçali’nin Basın açıklaması, 17 Mayıs 2006]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu durumda, mevcut ‘laik-şeriatçı’, ‘gerici-ilerici’ saflaşmaları da saçma saflaşmalardır. [A.Kerim, Devrimci İşçi]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu oyun, şimdi laik-şeriatçı saflaşması öne çıkarılarak oynanıyor. [Sendika.org, 18 Mayıs 2006]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toplumsal bölünmenin "temel çelişkisi" olarak sunulan laik-şeriatçı bölünmesi… [Bülent Forta, Birgün, 29 Mayıs 2006, altını Forta çizmiş]”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son olarak, işin özünü 18 Mayıs 2006 tarihli Zaman gazetesinde makalesine Mehmet Altan’ın yukarıda aktardığımız sözleriyle başlayan Ekrem Dumanlı ortaya koyuyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İdeolojik şartlanmışlık hadisenin büyük fotoğrafını gizliyor. Mesela herkesin, laik çevreler dâhil, eleştirisine sebep olan bir türban kararını Başbakan da eleştirdi diye bir caniyi “cesaretlendirdi” demek fevkalâde yanlıştır. Ucuz siyaset hamlelerinin diyetini çok ağır ödedi Türkiye. Bu saatten sonra bir daha aynı hatayı işlememeli.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve Sosyalistlerimiz, Ekrem Dumanlı’nın bu uyarısını dikkate alarak yanlış yollara sapmadı, son yılların en büyük skandallarından birinde, başbakanın açıkça azmettirici olduğunu teşhir edecek, bunu hem mevcut iktidara hem de dine karşı bir kampanyaya dönüştürecek yerde, bu işi derin devletin yaptığını, provokasyona gelmemek gerektiğini belirterek Erdoğan’ın avukatlığını yaptı. Şimdi soruyoruz, bu bir tesadüf müdür?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu soruya cevap vermek için öncelikle, kapitalist toplumda din sorununun nereden kaynaklandığını ve proletaryanın din sorununda hedefinin ne olduğunu özetlememiz gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Kapitalist toplum ve din sorunu&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugünkü toplum, üretim araçlarının özel mülkiyetine dayalıdır. Üretim araçlarının tekel altına alınması, toplumun geniş, ve gittikçe genişleyen bir kesimini kendi varlığını sürdürmenin koşullarından koparmış, sermaye sahibine bağımlı kılmıştır. Ayrıca, henüz üretim aracı sahipliğini kaybetmemiş, ancak rekabet yarışında kendisinden daha büyüklerle rekabet edemeyen, kırda toprak sahipleri ve tefecilere, şehirde bankacıya, büyük sanayiciye, büyük tüccara vs. boyun eğen bir küçük burjuva kitlesi vardır. Milyonlarca işçiyi emrinde tutan, üretim araçlarının gelişmesiyle artan bir işsiz kitlesinin rekabetiyle bu işçileri daha da zayıflatan burjuvazi, toplumun hâkim sınıfıdır. Üretim alanında hâkimiyeti eline geçiren burjuvazinin ilk düşüncesi, bu üstünlüğü sonuna kadar kullanmak, işçiyi sömürmekte hiçbir sınırla karşılaşmamaktır. “Serbest rekabet”, sermayenin işçi üzerinde sınırsız egemenliği.&lt;br /&gt;Üretim alanında egemenliğiyle sarhoş olan, zenginliği arttıkça bu sarhoşluğu da artan burjuvazinin gözünde, ortada tek tek bireyler ve ailelerden başka bir şey yoksa da, farklı sınıfların karşılıklı ilişkilerinin örgütlenmesi zorunluluğu kendisini dayatır. Bu toplumsal örgütlenme zorunluluğu, bizzat üretimin farklı dallarını birbirine bağlayan kapitalist üretimin gelişmesiyle artar. İlk bakışta, bu gayet basit bir iştir. Valilerden oluşan kollara ve gözlere sahip bir aygıt oluşturulur, başına da bir grup ya da hatta bir tek insan geçirilir. Burjuvazi, “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” düşüncesinde olduğu için, kendi çıkarlarına dokunmadığı sürece isteyene bu görevi verecektir.[1]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zaman geçtikçe bu aygıt dallanıp budaklanır, işbölümü burjuva toplumu içinde yeni çıkar grupları yarattığı ve dolayısıyla da yönetim için yeni bir malzeme doğurduğu ölçüde, bir köprüden, bir okul binasından ve en küçük bir köyün köy mülkiyetinden demiryollarına, ulusal zenginliklere ve üniversitelere kadar her ortak çıkar derhal toplumdan ayrılır, üstün çıkar, genel çıkar olmak sıfatıyla, topluma karşı tutulur, toplum üyelerinin inisiyatifinden çıkarılır ve hükümet eyleminin konusu haline getirilir. Her yönetim sorununda burjuvazinin farklı bölümleri, toprak sahipleri vs. kendi çıkarlarını savunurken ortaya çıkan sonuç çoğunlukla tek tek her sınıfın istediğinden farklı olduğundan, toplumun üstünde bir örgütleyici güç görüntüsü ortaya çıkar. Böylece, bir sınıfın diğeri üzerinde egemenliği üzerine kurulu toplumun örgütlenmesi, toplumdan ayrı, hatta ona karşıt bir biçim alır. Toplum, “burjuva-sivil toplum” ve “devlet” olarak ikiye bölünür. İşçiler ve köylülerin hareketlenmesi, üretim araçları üzerindeki tekelinin hiç de doğal olmadığını daha çok fark eden burjuvazi, zorun örgütlenmesine ihtiyaç duydukça, kendini tamamen bu zoru örgütlemeye adayan bir kesime olan ihtiyacı da artar. Kendi tekelini korumak için, devleti bir grup ya da hatta bir kişinin tekeline verme eğilimi doğar. Bu da, devletin toplumdan bağımsız olduğu görüntüsünü güçlendirir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son olarak, sivil toplumda uzlaşmaz karşıtlıklara bölünmüş, bu uzlaşmaz karşıtlık sürdükçe kendisine karşıt bir konumda olacak devleti yaratmış olan burjuva toplumda, “üçüncü bir alan” daha doğar. Burada, toplumsal konumu nedeniyle kendine saygısını yitirmiş ve toplumsal koşulları değiştirme araçlarından yoksun oldukça bu saygıyı kazanamayacak olan insanların, hayali bir toplumun üyesi olması söz konusudur.[2] Düşüncede, toplumsal yaşamın maddi koşullardan ileri gelen sınırlılığı, çarpıtılmış bir şekilde yansıtılır. Maddi yaşamını sürdürme koşulları kendi elinde bulunmadığı için, işçiyse kendi sınıfından insanlarla rekabeti nedeniyle her an işsiz kalabilecek, küçük burjuvaysa büyük burjuvaziyle rekabeti nedeniyle her an mülksüzleşebilecek olan halk, kendi kaderini kendi elinde bulundurmamasını, bu kaderi toplum ötesi bir gücün eline vererek ifade eder. Toplumun belirli bir biçimlenişinin yapay olarak yarattığı güvencesizlik ne kadar artarsa, bunun insan ötesi, önüne geçilmez bir kuvvetten kaynaklandığı düşüncesi o kadar büyür. Toplumu değiştirmenin araçlarından yoksun olmasını, toplumun hiç değişmeyeceği düşüncesiyle ifade eder. Sefaletinin nedeninin kendisi olamadığı, karşı koyamayacağı bir güç olduğu düşüncesiyle kendisini avutarak uyuşturur, uyuşturdukça daha fazla ezilir, ezildikçe daha fazla uyuşturucu ihtiyacı duyar. Bu alanın şişmesi, toplumun sınırlı varlığının, çürümüşlüğünün barometresidir, toplum ne kadar insani ve akla uygun bir düzenden uzaklaşmışsa, din o kadar gelişir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu alanın en yetkin ve doğasına uygun ifadesi dindir; din, halkın ezilmesinin nedenini kendisini ezen sınıflara değil de toplum üstü bir güce atfettiği için, hem hâkim sınıflar için, hem de bu sınıfın yönetim aygıtı olan devlet için en uygun düşünce tarzıdır. Dine uygun yaşam geliştikçe de, bu yaşamı örgütleyen bir insan grubu oluşur. Dinin yaygınlaşması, bu işten çıkar sağlayan bir din adamları topluluğu yaratır, bu topluluk da kaçınılmaz olarak hiyerarşik bir şekilde örgütlenmeye başlar. Din adamlarının, halkın ezilmesinde, kendi kaderini üzerinde hâkimiyetten iyice uzaklaşmasında maddi çıkarı vardır. Emekçilerin sağlık ve çalışma koşullarını düzenleyen kuralların bozulmasının, örgütlenmeyi kısıtlayan, işçiyi burjuvazinin kölesi haline getiren yasaların din partisinin yönetiminde gerçekleşmesi tesadüf değildir. Böylece, ideolojik alanda din adamlarının egemenliği, sivil toplumda burjuvazinin egemenliğinin tamamlayıcısıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Teoride, maddi yaşamın çarpıtılmış ifadesi olan dinin pratikte uygulaması kaçınılmaz olarak körcesine bir yıkım biçimini alır. Daha Hıristiyanlığın ilk yayılma dönemlerinde, “bir yanağına tokat atana diğer yanağını çevir” diyen İsa’nın öğrencileri, Roma devletinin desteğini aldıklarında en vahşi katliamlara girişmişlerdi. Her fırsatta devlet tarafından baskıya uğradığının propagandasını yapan kör gerici düşüncenin en karakteristik özelliklerinden birisi toplumsal alanda hâkim olduğunu hissettiği her anda uyguladığı kör şiddet, linçtir. Linç, hatta düşüncesinin ne olduğunu bilmediği insanı ne olur ne olmaz diyerek linç etme, kendisini kör bir gücün eline teslim etmiş insana en uygun olan pratik harekettir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toplumun bu şekilde bölümlenmesinin, burjuvazinin iktisadi çıkarlarına uygun olduğu açıktır. Alanların birbirlerine müdahale etmemesi koşuluyla, toplumsal hareketi kilitleyen böyle bir yapı, burjuvaların proletarya üzerinde egemenliğinin en iyi koruyucusudur. “Tekkeler ıslah edip onlara misyoner teşkilatı verilemelidir."[3] Ekonomik egemenliğiyle kendinden geçen burjuvazinin laiklikten anladığı, devletin dinden tamamen elini çekmesi, toplumun dinsel yaşamına gözünü kapaması, ancak kendisine müdahale ederse karşılık vermesidir. Böyle bir şey mümkün olabilir mi? En basit diyalektik düşünce bile, toplumun böyle şematik bir biçimde bölünmesinin ancak burjuvazinin hayalinde sürdürülebileceğini gösterir. Sırf modern eğitim kurumları, eğer gerçekten eğitim kurumları iseler, dine karşı bir propaganda yeri haline gelmek zorundadır. Modern bilimsel düşüncenin öğretimiyle dinsel düşüncenin çatışması kaçınılmazdır. Bu çatışmadan, ancak devlet modern bir eğitim yapamayacağını ilan ederse, yani gericiliğe karşı aciz olduğunu, teslim olduğunu ilan ederse kaçınmak mümkündür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her türden toplumsal çatışmanın, sonunda gelip kendi mülkiyetini tehdit edecek bir boyuta ulaşacağını hisseden burjuvazi, dinsel bir sorun ortaya çıktığında derhal uyarısını yapar: “laik-şeriatçı çatışması yaratmayın”. Ancak kendi mülkiyetine devlet adamları ya da din adamları tarafından müdahale edilmeye başladığında yaygarayı basar. Oysa bu müdahale de kaçınılmazdır. Toplum içinde oluşan her grup, kendi çıkarını diğerleri aleyhine genişletmeye bakar; dini vakıflarda toplanan paraların gerici grupların liderlerini “saygıdeğer” bir burjuva haline getirdiğini görmemek için Marksist olmamak yetmez ayrıca kör olmak gerekir. Toplumun gözeneklerine yerleşip kontrolden uzak kalarak dünya işlerini yürütmek, oldukça kârlı bir iştir. Toplumun gözeneklerine yerleşen, gerekirse yeni bir zenginlik kapısı olarak yeni bir din kuran gerici ağalar, toplumu bir kanserli hücre gibi sarmalar, ta ki tüm toplum ölerek parçalansın, geriye cemaatlerin bir toplamı kalsın. İşte sırf bu olgular, burjuvaziyi laiklik konusunu gündeme getirmeye iter. Ancak bugün, burjuvazinin elini bağlayan koşullar mevcuttur. Burjuvazi halkı laiklik doğrultusunda harekete geçirmekten korkmakta çünkü harekete geçen yığınların kendi çizdiği sınırlar çerçevesinde durdurulamayacağını hissetmektedir. Ayrıca, ülkenin tamamen şeriat yönetimine geçmesi halinde, ülkeden kaçabileceğine ve kaçarsa mallarına el konmasına karşı IMF gibi uluslar arası emperyalist kuruluşların desteğini alacağına güvenmesi, gericiliğe karşı enerjisini daha da azaltır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Laiklik konusunda proletaryanın tavrı nedir? Mevcut toplumu kökünden dönüştürmek isteyen sınıf bilinçli proletaryanın felsefi düşüncesi materyalizmdir. Toplumun bilincini körelten dini düşüncenin, belirli maddi koşulların ürünü olduğunu kabul eden materyalizme uygun olarak, dinin öncelikle tamamen kişisel bir sorun haline getirilmesi için çalışır. Laiklikten anladığı budur. Bizim bugünkü koşullarımızda, yalnız devletin dine karşı tarafsız olması, dini kurumlara para yardımını kesmesi, nüfus cüzdanından din maddesini kaldırması vs. yeterli değildir, çeşitli cemaatler biçiminde örgütlenip halkı sömüren din adamlarına karşı da mücadele edilmesi gerekir. Bu nedenle, laiklik sorununun devrimci önemi artmış, dini sömürüye uğrayan kitlelerin harekete geçirilmesi gereksinimi artmıştır. Aksine davranış, laiklik sorununu burjuvazini çizdiği sınırlar içinde ele almak olur. Proletarya, dinin kişisel bir sorun haline gelmesini, herkes kendi kabuğuna çekilsin, kendi yarattığı dinsel boşinançların içinde boğulsun diye mi ister?[4] Hayır, proletaryanın hedefi toplumu akla uygun bir temelde yeniden kurmak, ve bunun düşünsel ifadesi olarak dinsel tortuları insanların zihinlerinden tamamen silmektir. Dinin kişisel bir sorun haline gelmesini, dine yol açan maddi koşulları değiştirmek, yani ekonomik köleliğe son vermek için mücadelesinde işçilerin birliğinin din nedeniyle bölünmesini engelleyeceği için, işçilerin dini dogmalara karşı pratikte eğitilmesinin ilk adımı olacağı için, ayrıca dine karşı ateist propaganda yapılmasına en uygun koşulları sağlayacağı için ister. Bu mücadelenin kazanılması için de, kendi partisinde dine karşı netliğini korumak, işçileri de bu bilinçle eğitmek zorundadır. Marksizm-Leninizmin gerek teorisi gerek pratiği, ideolojik netlik olmadan mücadelenin sonuna kadar götürülemeyeceğini göstermiştir. Kendi davasının haklılığına inanmayan, hiçbir mücadeleyi kazanamaz!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Din Sorununda Lenin’in Tavrı&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Bu başlığı açmamızın nedeni, Lenin’in yazılarını, bir cümlesini alıp ötekini almayarak tahrif eden, dine karşı Marksistlerin görevlerinin oportünistçe çarpıtan, halkın ürkütülmemesi vs. düşüncelerle dine karşı propaganda görevinin savsaklayan bir eğilim olduğunu görmemizdir. Aslında Lenin de, özellikle Proletarya Partisinin Din Konusundaki Tutumu makalesinde, Engels’in yazılarına dayanarak Marksizm’in oportünist yönde saptırılmasına karşı çıkmıştır.[5] Diyalektik materyalizm doğru kavranıp uygulanmadığı sürece, Marksizm’in ustalarının sözlerine dayanarak Marksizm’in çarpıtılmasının sonu gelmeyecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sürgündeki Blanquistlerin, Fransa’da çok yakında bir devrim yapacaklarını ve her türlü dini yasaklayacaklarını, rahiplere yer olmadığını ve tüm dini örgütleri kapatacaklarını açıkladıkları manifestolarını yorumlayan Engels, böyle kararnamelerle ateizmi zorlamanın, tanrıya yapılabilecek en iyi hizmet olduğunu söylüyordu. Belirli toplumsal koşulların, daha somut olarak ekonomik kölelik koşullarının ürünü olan din, bu koşullar ortadan kaldırılmadan yok edilemez. Engels ayrıca, bu gösterişli program maddesinin aslında hiç de göründüğü kadar cüretli olmadığını, çünkü Avrupa’da işçi partilerinin çoğunun pratikte ateizmi kabul etmiş olduklarını, hatta Almanya’da sosyalist işçilerin çoğunun teoride ateizmle yetinmeyeceğini, pratikte tamamen materyalistçe yaşadıklarını sergiliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O halde, belirli toplumsal koşullar dinin var olmasına yol açsa da, “dinden çıkış” yönünde açık bir harekete, ateizme yol açan toplumsal koşullar da mevcuttur. Din, sınıfsal boyunduruğun ürünüyken, sınıf mücadelesine giren işçi, “sınıf mücadelesi diye bir şeyin olmadığını”, “toplumsal düzenin değiştirilemeyeceğini” vaaz eden dine, pratikte karşı çıkmaya başlamıştır ve bu ikisi birbirini getirir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ne var ki, köleliğinin bilincine varmış ve kurtuluşu için mücadeleye başlamış köle, kölelikten yarı yarıya çıkmış demektir. Fabrika endüstrisinin yetiştirdiği ve kent yaşamının aydınlattığı modern, sınıf bilinçli işçi, dinsel önyargıları bir yana atar, cenneti papazlara ve burjuva bağnazlarına bırakır ve bu dünyada kendisi için daha iyi bir yaşam elde etmeye çalışır. Bugünün proletaryası, din bulutuna karşı savaşta bilimden yararlanan ve işçileri bu dünyada daha iyi bir yaşam adına kavga vermek için birleştirerek öteki dünya inancından kurtaran sosyalizmin yanında yer alır.” [Lenin; Sosyalizm ve Din]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Demek ki, “tanrıya hizmet etmeyen” bir ateizm propagandası, pratiğe dayalı olarak kurulabilir. İşçilerin ateizm yönünde eğitilmesi için birinci koşul, onları pratik mücadeleye sokmak, pratikte dinin emirlerini uygulamamalarını sağlamaktır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Dinle savaşmalıyız- bu, her türlü maddeciliğin ve doğal olarak Marksizmin ABC'sidir. Ancak Marksizm, ABC'de donmuş kalmış maddecilik değildir. Marksizm daha ileri giderek şöyle der: Dinle nasıl savaşacağımızı bilmeliyiz, bunu yapabilmek için de inancın ve dinin kökenini kitlelere maddeci bir biçimde açıklamalıyız. Dinle savaş, soyut ideolojik öğütler çerçevesinde kalamaz, bu tür sınırlı öğütlere indirgenmemelidir. Dinle savaş, dinin toplumsal kökenini ortadan kaldırmayı amaçlayan sınıf hareketinin somut uygulamasıyla bağlanmalıdır.” [Proletarya Partisinin Din Konusundaki Tutumu]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dinsiz olduğunu ilan etmeyen her işçiyi baştan dışlamak, sosyalistlerin eğitim görevine uymayacağı gibi, bazen grev yapılması gibi gerekli anlarda işçileri bölerek zayıflatabilir ve kazanılacak bir zaferi engelleyebilir. Bir işçi, dini inanışına karşın, burjuvaziye karşı mücadeleye katılıyorsa onu dışlamak, “işçilerin grevdeki tavırlarına göre değil de, dinsel inançlarına göre bölünmelerini isteyen papazların ekmeğine yağ sürmek demektir.” Ancak, işçilerin bölünmemesi için, yalnız proletarya partisinin dikkat etmesi yetmez, devletin de bu bölünmeyi zorlamaması gerekir. Bu nedenle, işçilerin eğitiminin ikinci koşulu, -devletin bir dini uygulamaya zorlamaması anlamında- dinin kişisel bir sorun haline gelmesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devletin bir dini dayatması, hem ateizm propagandasını engelleyip din propagandasını yoğunlaştıracağı, hem de farklı dinlerden işçiler arasında çatışmalara yol açacağı için kesinlikle önlenmelidir. Bu nedenle proletarya, dinin kişisel bir sorun kabul edilmesini ister.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Dinin devletle ilişkisi olmaması, dinsel kurumların hükümete değin yetkileri bulunmaması gerekir.&lt;br /&gt;Herkes istediği dini izlemek ya da dinsiz, yani kural olarak bütün sosyalistler gibi ateist olmakta tamamen özgür olmalıdır. Vatandaşlar arasında dinsel inançları nedeniyle ayrım yapılmasına kesinlikle göz yumulamaz. Resmi belgelerde bir vatandaşın dininden söz edilmesine de son verilmelidir. Kiliseye ve dinsel kurumlara hiçbir devlet yardımı yapılmamalı, hiçbir ödenek verilmemelidir.” [Lenin, Sosyalizm ve Din –altını biz çizdik]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ‘dinin kişisel bir sorun kabul edilmesi’ sözü, dinle mücadele etmeye gerek yokmuş gibi, proletarya partisi de dinle ilgili tamamen tarafsız kalabilirmiş gibi yorumlandığı için, Lenin bu alıntıladığımız bölümün hemen başında bir açıklama yapmak zorunda kalmıştır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Din, kişinin özel sorunu olarak kabul edilmelidir. Sosyalistler, din konusundaki tavırlarını genellikle bu sözlerle belirtirler. Oysa herhangi bir yanlış anlamaya yol açmamak için bu sözlerin anlamı kesinlikle açıklanmalıdır. Devlet açısından ele alındığı sürece, dinin kişisel bir sorun olarak kalmasını isteriz.” [Lenin, Sosyalizm ve Din]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu nedenle, din kişisel bir sorun kabul edilmelidir ifadesinin başına, -devlete göre- ibaresini koyar. Dinin kişisel bir sorun kabul edilmesi ilkesinin nasıl çarpıtılabileceğine birazdan çarpıcı bir örnek vereceğiz, şimdilik şu açıklamayı yapmak zorunluluğu duyuyoruz. Devlete göre din kişisel bir sorun kabul edilmelidir dendiği zaman, devlet tarafsızlığını ilan ederse dinin kişisel bir sorun haline geleceği anlaşılamaz. Somut durumun somut tahlili, yapmak Leninizm’in temel ilkesidir. Bugün karşı karşıya olduğumuz gibi şeyhlerin vb. örgütlediği dini toplulukların varlığında, halk üzerinde otoritesi bulunan dini ağaların gücünü kırmak için, dinin kişisel bir sorun haline gelmesi için denetleyici kurumların oluşturulması gerekebilir. Halk dini otoritelerin güdümündeyken devletin dini kişisel bir sorun kabul ettiğini açıklaması, bu otoritelerin yetkesini tanıdığını ilan etmekten başka bir anlam taşımaz.[6]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elbette sadece dindar oldukları halde greve katılan işçileri ele almakla yetinemeyiz, bir de dindar olduğu için grevlere katılmayan işçiler vardır. Burjuvazi de dinin yayılmasını bu nedenle ister. Devlet dinin yayılmasını bu nedenle destekler. Burjuvazinin dini yaymakla kalmayıp, dine dayalı sarı sendikalar kurduğu, bunları maddi manevi desteklediği, bunların devletle iç içe hareket ettiği gözlerimizin önündedir. İşte bu ortamda, devletin tüm gerici örgütlenmelere desteğini kesmesinin yanı sıra, proletaryanın partisinin de propagandası önem kazanır. Böylece üçüncü koşula geliyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sosyalist proletaryanın partisi açısından, din kişisel bir konu değildir. Partimiz, işçi sınıfının kurtuluşu adına bir araya gelmiş sınıf bilinçli, ileri savaşçıların toplandıkları bir yerdir. Böylesi bir birlik dinsel inanç biçiminde ortaya sürülen sınıf bilinci yoksunluğuna, bilgisizliğe ve geri kafalılığa kayıtsız kalamaz ve kalmamalıdır. Din diye tanımlanan ve halkın üzerine indirilen koyu sisle, sözlerimizi ve yazılarımızı kullanarak tamamen ideolojik silahlarla savaşabilmek için kilisenin kaldırılmasını istiyoruz. Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisini, işçilerin her türlü dinsel uyutmacadan kurtulması adına mücadele etmek için kurduk. Bizim için ideolojik mücadele kişisel bir sorun değil, bütün Partinin, bütün proletaryanın sorunudur.” [Lenin; Sosyalizm ve Din]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Din parti için kişisel bir sorun değildir, çünkü hem sınıf mücadelesinden ayrılamaz hem de örgütleyenler olmadan din ayakta kalamaz. Lenin’in, partisinde din konusunda sapmalara karşı nasıl ateşli bir mücadele verdiğini iki örnekle gösterip bu bölümü kapatacağız. Dini sınıf mücadelesinden ayrı, insanları bir arada tutan masum bir düşünce gibi yorumlamaya şöyle karşı çıkıyordu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Gerçeklikte "hayvani bireyciliği" dizginleyen tanrı düşüncesi ol&amp;shy;mamıştır; gerek ilkel sürü, gerekse de ilkel komün onu dizginlemiştir. Tanrı düşüncesi, yaşayanın yerine ölüyü koyduğu ve hep köleciliğin (en kötü, çaresiz köleciliğin) düşüncesi olduğu için "sosyal duyguları" daima uyutmuş ve köreltmiştir. Tanrı düşüncesi hiçbir zaman "bireyi toplumla bağlamamış", tersine tanrısallığa inanç sayesinde daima ezi&amp;shy;len sınıfları ezenlere zincirlemiştir.”[7]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kusurlu, dini yozlaştıran din adamlarını kötüleyip, mevcut dine karşı “soyut bir tanrı” yaratmaya da kesinlikle karşı çıkıyordu. Böylesi, her şeyden önce, dine karşı savaşta propaganda silahlarını ele alacaktı. Propaganda ancak pratikten yola çıkarsa başarılı olabilir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“En özgür ülkelerde, "demokrasiye, halka, kamuoyuna ve bilime" çağrı yapmanın gereksiz olduğu ülkelerde (Amerika, İsviçre vs.) halk ve işçiler, katıksız, manevileştirilmiş ve daha yaratılacak olan bir tanrı düşüncesiyle budalalaştırılmaya çalışılıyor. Tam da her türlü dinsel düşünce, her türlü tanrı düşüncesi, hatta her türlü tanrıyla cilveleşmek bile, demokratik burjuvazinin özel bir sabırla (hatta çoğu kez lütufla) kabul ettiği tarif edilemez bir iğrençlik olduğundan, tam da bu yüzden o en tehlikeli iğrençliktir, en iğrenç "bulaşıcıdır". Büyük yığınlar, mil&amp;shy;yonlarca günahı, alçaklıkları, tecavüzleri ve fiziki türden bulaşıcı şey&amp;shy;leri daha kolay açığa çıkarırlar, o nedenle bunlar ince, manevileştiril&amp;shy;miş, mükemmel "ideolojik" kılıklara bürünmüş tanrı düşüncesinden çok daha az tehlikelidir. Kızların ırzına geçen katolik bir papaz (yakınlarda tesadüfen bir Alman gazetesinde okumuştum) "demokrasi" için, papaz giysileri içinde olmayan kaba bir dini savunmayan, bir tanrının yaratılmasını, yapılmasını vaazeden zengin düşünceli demokrat bir pa&amp;shy;pazdan çok daha az tehlikelidir. Çünkü öteki papazı teşhir etmek, mahkûm etmek ve kovalamak kolaydır, oysa bu papazı kovmak o ka&amp;shy;dar kolay değildir, onu teşhir etmek çok daha zordur ve hiçbir "kırıl&amp;shy;gan ve çıtkırıldım kararsız" darkafalı, bu papazın "mahkûm edilmesi"ni onaylamayacaktır.”[8]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yorumlamaya gerek bırakmayacak kadar açık. Proletaryanın burjuvaziye karşı açık savaşını verebilmesi için en uygun siyasi ortam olarak, dinin toplumda kişisel bir sorun haline gelmesi; bu temelde dinin ekonomik temelinin ortadan kaldırılması; parti tarafından proletaryanın pratiğe dayalı olarak eğitilmesi; partinin dini aldatmacaya karşı kararlı propaganda yapması. İşte din konusundaki Marksist-Leninist politikanın özü budur. Şimdi de, birisi laikliğin gerici yorumunun nasıl olacağını, diğeri Marksizmin temel fikirlerinin saptırılmasının nereye varacağını gösteren iki örneği ele alacağız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Aydın” Çubukçu “Laikçi”yi nasıl Anti-Laisist yapıyor?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2 Temmuz 2006 tarihli makalesinde, Aydın Çubukçu ‘laik’ ile ‘laikçi’yi birbirinden ayırmaya girişiyor. Bu iki kavramın ayrılması o kadar önemlidir ve karıştırılmaları Marksizm’i o kadar geri götürmüştür ki hizmetlerinden dolayı ne kadar teşekkür etsek azdır. (!) Keza, sonuçta ortaya çıkan kavram kargaşası bu kavramların birbirlerine karşıt olarak kullanılmalarının sahteliğini ortaya koymakla kalmayıp, Aydın Çubukçu’nun laiklikten anladığı şeyin laikliğin yüz seksen derece karşıtı olduğunu da gösteriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kısaca, dünya işlerini dinden ayırma diye tanımlanıyor laiklik. Din ve dünya kelimeleri yerine, maneviyat ve maddiyatı da kullanabiliriz. Buna göre laik, siyaseti, ticareti, toplumsal ilişkileri, kısaca “dünya işlerini” din üzerinden kurmayan insan demek oluyor.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Laiklik en basmakalıp ve anlamsız bir şekilde tanımlandıktan sonra, “laik, siyaseti, ticareti, toplumsal ilişkileri din üzerinden kurmayan insan demek oluyor” deniyor. Siyasetin, ticaretin, toplumsal ilişkilerin din üzerinden kurulmasından ne kastediliyor anlaşılmıyor ama, yazı ilerledikçe, burada anlatılmak istenenin, “din işlerinin” siyaset, ticaret, toplumsal ilişkiler üzerinden kurulmasının laikliğe uygun olduğu, yani siyaset, ticaret yapmak için din kurmanın, dini örgütler yaratmanın laikliğe karşı olmadığı, bu kurulan dinlerin de Aydın Çubukçu gibi “laik”ler tarafından halkın gelenek ve görenekleri adı altında onaylanacağı sonucu çıkıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Laikçilik, işte bu sürecin ürünüdür. Yozlaştırılmış, gereken şekle sokulmuş, emperyalizm ve kapitalizmle kucak kucağa yaşamayı başlıca amaç edinmiş bir çeşit “din”i kabul eden, bu anlamda da Kenan Evren’in vecizesinde dile getirildiği gibi asla ve kat’a “dinsiz olmayan” bir anlayıştır bu.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ifadeye dikkat! Devlet, Kenan Evren’in darbesiyle, “yozlaştırılmış”, “gereken şekle sokulmuş”, “emperyalizm ve kapitalizmle kucak kucağa yaşamayı başlıca amaç edinmiş” bir çeşit dini kabul ediyor. Yani “yozlaştırılmamış” din çeşitleri de var! “Gereken şekle sokulmamış”, “emperyalizm ve kapitalizmle kucak kucağa yaşamayı başlıca amaç edinmemiş” dinler var. Hangi din bu? İran’da var olan. Devlet, İran’da var olan din Türkiye’ye gelmesin diye komplolar düzenlemiş, Aczmendiler vs. yaratmış, aydınları öldürüp suçu başkalarına atmış… Bütün bu komplo teorileri ne için? İran’daki, Lübnan’daki vs. dinleri Türkiye’ye pazarlamaya yönelik yeni moda teorileri savunmak ve Türkiye’de devletin her şeye egemen olduğunu, kendi istediği dini yarattığını iddia etmek için. Kendi istediği dini yaratmak için bin dereden su getiren, komplo üstüne komplo, oyun üstüne oyun oynayan bir devlet ne kadar da güçlü bir devlet böyle. Bununla birlikte, aşağıda, aslında devletin hiçbir din yaratamayacağı teorisini de göreceğiz. Şimdilik yalnız şunu not etmekle geçiyoruz; İran’da devlet dini ele geçirmediği, din devleti ele geçirdiğine göre, laikliğe karşı bir durum görünmüyor!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Laikçi, biçimcidir: Başörtüsünü, cenaze ve Cuma namazının “kadınlı mı, kadınsız mı” kılınacağını tartışmak çok ama çok önemlidir. Bir toplantıda kadınlarla erkeklerin ayrı ayrı oturmak istemesi dayanılmaz bir gericiliktir onun için. Gerçek bir laik açısından ise, bunlar konuşulacak şeyler bile değildir. İnançlara, törelere, geleneklere müdahale etmek, herkesin kendisine benzemesini istemek, benzemek istemeyenleri devlet zoruyla, yasalarla, yasaklarla yola getirmeye çalışmak, din ile dünya işlerini birbirinden ayırma ilkesini kabul eden bir laik için kabul edilemez bir müdahaleciliktir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bir toplantıda kadınlarla erkeklerin ayrı ayrı oturmak istemesi [altını ben çizdim] dayanılmaz bir gericiliktir onun için.” Gerçekten dehşet verici! Kadınların kocalarından dayak yemek istemesi, dört kadının bir kocayla evlenmek istemesi de gericilik midir laikçiye göre? Bu laikçi ne eski kafalı adammış! Kadınlarla erkeklerin ayrı ayrı oturmasının gericilik olduğunu düşünüyor, hem de bu işin bir tarikat şeyhi tarafından örgütlendiğini düşünüyor, bu kadar sıradan, doğal, konuşmaya bile değmeyecek bir olayı isteme hakkını halka tanımıyor! Bu tarikatlar gerçekten de ne kadar baskı altında! Böyle sıradan törelere, geleneklere, inançlara devlet zoruyla yasaklar getirilmeye çalışılıyormuş. Sayın Çubukçu biz farklı bir ülkede mi yaşıyoruz? Bunlar açık açık televizyonlarda yayınlanıyor ve hiçbir müdahale edilmediği de ortada. Anlaşılan Çubukçu, herhangi bir müdahale tehlikesine karşı “önleyici savaş” açma görevini üzerine almış. Gerçek bir laik için bunlar konuşulacak şeyler bile değilmiş. Gerçek bir laiğin çok ötesinde biri olan Lenin için bunlar konuşulacak şeyler mi bakalım:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Aziz tanrı ve tanrısallıkla ilgili "popüler" kavram, "popüler" budalalık, bağımlılık, cehalettir; Çarlık, orman şey&amp;shy;tanı ve kadının kötü muamele görmesi gerektiğine dair "popüler düşünce"yle aynıdır. Sizin tanrıyla ilgili "popüler düşünce"ye nasıl "demokratik" diyebildiğinizi anlayabilmiş değilim.” [Lenin; Gorki’ye mektup; altını ben çizdim]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçiyoruz laikçinin başka bir özelliğine:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Laikçi…“Çağdaş yaşam”, “modern toplum”, “bilimsel gelişme”, “demokrasi” gibi kavramları tabu-totem (put) düzeyine yükselten ve bunlarla uyumlu olmayı kabul etmiş bir dini “gerçek din” haline getirmek isteyen bir “toplum mühendisi”dir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çağdaş yaşam, modern toplum, bilimsel gelişme, demokrasi gibi kavramların put olduğunu ilan eden bir “aydınla” karşı karşıyayız. Buradan çıkacak tek sonuç, en koyu yobazlığın, en karanlık günlere geri dönme özleminin, karacahilliğin, “Komünizmle mücadele derneğinin” vs., halkın kendi geleneği, özgür seçimi vs. olarak kabul edilebileceği, bunların karşısına bilimsel gelişmenin, demokrasinin çıkarılamayacağı, hatta bu sonuncuların diğerinden daha gerici, en azından laikliğe daha karşıt olduğudur. Ayrıca soruyoruz, bu laikçiler ne kötü “mühendis”tirler ki, bu saydıklarınızla uyumlu olmayı kabul etmiş bir “gerçek din” göremiyoruz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Gerçek bir laik, aynı zamanda emekten yana olmak zorundadır. Halkın değerlerine saygılı, geleneklere ve inançlara karşı devlet zoru kullanmayı aklına bile getirmeyen, inançları ve gelenekleri kendi siyasi hedeflerinin aracı olarak kullanmayı sahtekarlık olarak kabul eden kişidir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emekten yana olmanın ölçütü, halkın değerlerine saygılı olmak, geleneklere ve inançlara karşı devlet zoru kullanmayı aklına bile getirmemek oluyor. Şu halde, halkın linç etme “geleneğine” saygı gösteren, tarikatların kendi “geleneklerine” uygun giyim kuşamlarına müdahale etmeyen bugünkü polis ve hükümet, oldukça emekten yana olmalı. Saldırılacak yüzlerce yönü varken devlete saldırmanın en bulunmadık yöntemini arayadurun, çabalarınız sizi nerelere götürüyor!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Laikçi, Cuma Hutbesi yazıp okutan, okullarında mecburi din dersi koyan, inananlar şurada başlarını açabilir, burada kapatır diye kural dayatan bir devlet anlayışını yerleştirmiştir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Laikçi, Cuma Hutbesi yazıp okutuyormuş. Bunu başka kimin ayıpladığını görmek için karşılaştırınız:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İsveç'in başkenti Stockholm'de Moderat Parti ile AK Parti ortaklığında düzenlenen 'Kadının Toplumdaki Yeri' başlıklı sempozyumda konuşan Uçan Süpürge Genel Koodinatörü Halime Güner, Diyanet'le birlikte çalıştıklarını ve 8 Mart Dünya Kadınlar Günü dolayısıyla camilerde okunan hutbeye katkıda bulunduklarını söyledi. Türkiye'de toplumun her kesiminin iletişim halinde olduğunu anlatan Güner, sözlerine "Ben ateistim" diye başladı ve şunları söyledi: "İletişim etkileşimi sağlıyor. Erkeklerin kadın hakları konusunda eğitilmesi amacıyla Diyanet'le birlikte çalışıyoruz. Onların davetiyle 8 Mart haftasının cuma hutbesinin yazılmasına katkıda bulunduk. Böylece 15 milyon erkeğe ulaşmamız mümkün oldu. 81 ilde çalışıyoruz, AK Parti hükümetinden büyük destek alıyoruz.”[9]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu haberi veren Yeni Şafak yazarı şöyle yorumluyor: “Cuma hutbesinin "merkezi" olması cuma namazının cemaat dokusuna vurulmuş bir darbe. Çoğu defa cemaat, anlayamayacağı kitabi bir dile, sanal bir ses ile muhatap olmanın uzaklığından muzdarip olarak, sıkıntılı dakikalar yaşamakta.” Yeni Şafak yazarı kendi çizgisiyle tutarlı olarak, dini kurumların merkezileşmesinin, cemaatçiliğe, imamların kendi cemaatleri üzerindeki otoritesine vurulmuş bir darbe olduğunu kavrıyor ve bunu eleştiriyor. Ya diğerleri? Türkiye’de gericiliğin en uzun koşu olup olmadığını bilmiyoruz ama, en hızlı yüz metresini koşmak için müthiş mücadele var. “Ateist bir feminist”, kadın haklarını savunmak için ‘Cuma hutbesi’ hazırlıyor, bir Yeni Şafak yazarı ve bir Evrensel yazarı olayı cemaatçiliği bozduğu için eleştiriyor. Yarışın sponsorluğunu herhalde reklamı yapılan “AK” Parti yapıyor!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeni Şafak yazarının makalesiyle karşılaştırınca, yukarıda emekten yana olmakla ilgili incinin kaynağı da anlaşılıyor. Karşılaştırınız:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Laikçi, laisizmi ticari ve siyasi meta olarak değerlendiren bir komisyoncudur…. Resmi din eğitimi, en küçük toplumsal birimlere kadar indirilmiş dinci örgütlenmeler ve propagandalar, denetleme, yönlendirme ve kendi safında tutma amacının araçlarıdır. Bu açıdan bakılınca, laikçinin gerçekte hiçbir zaman laik olmadığını saptayabiliriz. Halkçı ve emek üzerine kurulmuş bir siyaset, toplumu sürü olarak görmenin işareti olan bu uygulamaları ve araçları ahlak dışı olarak görür.” [Aydın Çubukçu]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hatta ülkenin "ileri gelenleri" halkı ikna etmek için Diyanet yetkilerine "hutbe ısmarlama" konusunda pek etkinler….&lt;br /&gt;Hutbe konuları arasında Allah'ın birliğini, İslam'ın yüceliğini ve ahiret duygusunu hatırlatan hutbeler her geçen gün azalıyor. Dünya hayatının gelip geçiciliğini bu dünya hayatının bir imtihan yeri olduğunu hatırlatmak yerine, Türk Lirası'nın değerini korumak hutbe konusu olarak daha "değerli" bulunuyor….&lt;br /&gt;"Para biriktir", "Turisti sev ve koru" ibarelerinin mahyalara girmesine bile hayret etmeyen necip halkımıza Efendimiz'in "Rabbim hayretimi arttır" duasını hatırlatarak, umudumu diri tutmak niyetindeyim.” [Fatma K. Barbarosoğlu]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Merak etmeyin Fatma Hanım, Aydın Çubukçu var, umudunuz sönmez![10]&lt;br /&gt;Çubukçu’nun yazısına dönüyor ve sonuna geliyoruz:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Dinler ve inançlar, bir devlet onu destekliyor diye yaşamaz, bir devlet onu yok etmek istiyor diye de yok olmaz. Ama sınıflara bölünmüş dünyanın egemen sınıf devleti, dini koltuk değneği olarak kullanmadıkça ayakta duramaz. Dinleri ve inançları yaşatan tek şey inanan insanlar ve onların varlığını sağlayan tarihsel koşullardır. Dinine, inancına güvenenin devletten isteyeceği tek şey, gölge etmemesi olabilir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dinleri ve inançları devlet ne yaşatabiliyor ne de yok edebiliyorsa bu kadar tantana ne içindi? Bütün yazı, laikçi devletin kendine bir din yaratması üzerine kurulu değil mi? Bu cümleden sonra, egemen sınıfın dini koltuk değneği olarak kullanmak zorunda olduğu geliyor. Buradan da dinin egemen sınıftan da bağımsız olduğunu, egemen sınıfın onu –herhalde hileyle- “kullandığını” öğreniyoruz. Din o kadar güçlü bir şey ki, devlet de egemen sınıflar da onu kullanabilmek için akla karayı seçiyorlar. Peki bu devletten de egemen sınıflardan da bağımsız olan dini yaşatan neymiş? İnanan insanlar ve onların varlığını sağlayan tarihsel koşullar! Tarihsel koşullardan ne anlamamız gerekir? Öyle ya, biz de dinin maddi koşullarından bahsettik. Biz tarihsel koşullar derken, uyutucu bir inanç yaratan kölelik koşullarını anlıyoruz. Öyle görünüyor ki, Aydın Bey insanları tanrının varlığına inandıran, onları ikna eden bazı koşullardan söz ediyor. Bunların ne olduğunu söylese bari, belki biz de inanırız(!) Aydın Bey dini sınıfsal baskıdan ayırıyor, ardından dini inancı örgütleyen, bu işten çıkar sağlayan, şarlatanca uyuşturucu ilaç satıp halkı sömüren şeyhleri de aradan çıkarıyor, geriye “inanan insanlar” kalıyor. Elbette bu teoriye de “inanan insanlar” olabilir. din işlerini ticaret, siyaset, toplumsal ilişkiler üzerinden kuran şeyhlerin kıs kıs güldüğünü duyar gibi oluyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu makaleden çıkan tek sonuç olabilir, Osmanlı devleti çok laikti, o kadar laikti ki Hıristiyan halkı bile din adamlarının eline vermekten hiç çekinmiyordu[11]; Mustafa Kemal ise laikçiydi. İran’da iktidarı alan mollaların örgütlediği din değildi, halkın “gelenekleri”, “töreleri” vb. idi. Cemaatçilik ne kadar yaygınsa, ülke o kadar laiktir. Şeyhler kendini tutamayıp kahkahayı basarken, toplum diye bir şeyin olduğuna bir türlü ısınamayan, işçileri gerçekten bölen yerel çekişmeler içinde halkın boğulmasından en çok çıkar sağlayacak olan burjuvazi alkışlamaya başlıyor. Yazık, gerçekten utanç verici!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Metin Özuğurlu afyonu nasıl ateş düşürücü yapıyor?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sahteliği daha baştan apaçık olan Nasrallah röportajı hakkında bazı “şaibeler uyandığı” sırada, önce 24 Ağustos tarihli Halkın Sesi gazetesinde Metin Özuğurlu imzasıyla yayınlanan makalede, ardından Sendika.org sitesinde yayınlanan Evrensel Kuşkularımızı Gidermedi başlıklı yazıda, “din halkın afyonudur” sözü öyle bir yorumlandı ki, gözlerimize inanamadık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bilindiği gibi Marks’ın ifadesi, “Din öncelikle ıstıraptır, aynı zamanda da gerçek ıstırabın dile gelmesi ve protestosudur. Din ezilenlerin ahıdır; kalpsiz dünyanın kalbi, ruhsuz ortamın ruhudur. Din insanın afyonudur” biçimindedir. Yine bilindiği gibi Marks’ın yaşadığı dönemde afyon halen “yatıştırıcı bir ilaç” olarak kullanılıyordu. Bu sözlerin “narkotikçi” gibi kavranışı Türkiye gericilerine özgü bir yorumdur. Aynı yorum biçimini Nasrallah’ın da benimsemiş olması tuhaftır.”[12]&lt;br /&gt;“Ama nedense pek az kişi zahmet edip yukarıdaki sözün öncesini okuma gereği duyar. Biz okuyalım: “Din öncelikle ıstıraptır, aynı zamanda da gerçek ıstırabın dile gelmesi ve protestosudur. Din ezilenlerin ahıdır; kalpsiz dünyanın kalbi, ruhsuz ortamın ruhudur. Din insanın afyonudur.”&lt;br /&gt;Belli ki bir çokları gibi Hasan Nasrallah da “afyon” terimini narkotikçi gibi algılıyor; Marx’ın dini, kafa yapan bir ot mertebesinde gördüğünü sanıyor.”[13]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Marks’ın iyi bilinen bu sözünün ne anlama geldiğini kanıtlamak zorunda kaldığımız için bizi bağışlayın. Bir önceki paragrafta Marks diyor ki:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Din… İnsanın özünün hayalde gerçekleşmesidir, çünkü insanın özü somut gerçekliğe sahip değildir. O nedenle dine karşı mücadele, dolaylı olarak, dinin manevi aroması olduğu dünyanın kendisine karşı mücadeledir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Marks, din hayalde insan özünün gerçekleşmesidir, bu dünyanın manevi aromasıdır –hoş koku- diyor, Metin Bey bunu kafa yapan bir otla karıştırmayın diye uyarıyor. Marks’ın sözleri gayet açık, din, ezilen, toplumsal konumunu bulamamış insanın hayali olarak kendini tatmin etmesi, yani tam olarak uyuşturmasıdır. Metin Bey kendi alıntıladığı cümlede ıstırap kelimesi bulunduğu için, Marks’ın afyon dediği yerde bu ıstırabı azaltan bir maddeyi anlatmak istediğini kanıtlayabileceğini zannetmiş. Uyuşturucu da ıstırabı dindirir, hem de tam olarak Marks’ın anlatmak istediği anlamda, yani sorunu çözmeden ıstırabı dindirir, bu nedenle etkisi geçtiği anda daha büyük bir ıstıraba yol açar. Bu da daha fazla uyuşturucuya gereksinim doğurur ve bu böyle sürer gider.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Din halkın afyonudur dedikten sonra da, Marks şöyle devam ediyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Halkın hayali mutluluğu olarak dinin kaldırılması, onun gerçek mutluluğunun talebidir. Onun durumu hakkındaki hayallerden vazgeçme talebi, hayale ihtiyaç duyan bir durumdan vazgeçme talebidir. …&lt;br /&gt;Eleştiri, insanoğlu hülyasız, avuntusuz zinciri taşısın diye değil, zinciri atıp, canlı çiçeği toplasın diye hayal çiçeklerini zincirden koparmıştır.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlar yorum gerektirmeyecek kadar açık. Bir de Lenin’in yorumuna bakalım:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Böylelikle din, halkı uyutmak için afyon niteliğindedir. Din, sermaye kölelerinin insancıl düşlerini, insana daha yaraşan bir yaşam isteklerini içinde boğdukları bir çeşit ruhsal içkidir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“SERMAYE KÖLELERİNİN İNSANCIL DÜŞLERİNİ, İNSANA DAHA YARAŞAN BİR YAŞAM İSTEKLERİNİ İÇİNDE BOĞDUKLARI BİR ÇEŞİT RUHSAL İÇKİ”! Bay Özuğurlu’nun Türk gerici narkotikçilerine uyarak!!! haksızlık etmemizden korktuğu nesne bu kadar güzel bir şeydir işte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha fazla uzatmayalım, Marks’ın ‘din afyondur’ derken uyuşturucudan bahsetmediğini söylemekten daha büyük saçmalık olamaz. Dinin halkı alıklaştırdığını, kendini ezenlere zincirlediğini kabul etmeden sosyalist olunamaz! Bu, hem Marks’ın, Lenin’in yazdığı, hem de her gün yaşantımızda doğruluğunu gördüğümüz sosyalizmin ABC’sidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evrensel’de yayınlanan röportajın sahte olması, röportajın pek “yaratıcı” olan içeriğinin önüne geçti. Ele aldığımız her iki yazıda da röportajda Nasrallah’ın ağzından söylenen sözlerin “kuramsal” doğruluğuyla, bunların sahici olup olmamasının ayırt edildiği ifade ediliyor. Oysa bu sahte röportajın hangi amaçla düzenlenmiş olduğu tamamen unutuluyor. Röportaj tam da dinin afyon olmadığını sosyalistlere yutturmak için düzenlenmişti. Dinin afyon olmadığını söylemek, özünde bu düzmece röportajı –sadece içeriğini değil, dolaylı da olsa böyle bir aldatmaca yapılmış olmasını da- onaylamaktır. Gerisi ve dayatılan düşüncelere değil yalnızca görünüşte bunların dayatılma şekline karşı çıkanların üzerinde durdukları konu işin magazinsel kısmıdır. Böyle bir röportajın sahteliğinin ortaya çıkması, içinde ifade edilen görüşlerin boşluğunun, ancak bir yutturmacaya konu olabileceğinin yayılması bakımından olumlu olabilecekken, Marks’ın çarpıtılmasına yol açması utanılacak bir durumdur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birkaç kelime de şu afyon belasından kurtulan “analiz” üzerine etmek gerekiyor. Bu arada, söylemeden geçemeyeceğiz, burada analiz denilen, Marksistlerin olaylara at gözlüğüyle baktığını, her şeyi kaba bir indirgemecilikle ele aldığını bozuk plak gibi tekrar eden, kökü burjuva saygınlığında olan bayağı akademik özentiliğin ifadesidir. Lübnan Hizbullah’ının dini ideolojisi ikincilmiş, esas olan sınıfsal karakteriymiş, Hizbullah Lübnan Şiilerinin “orta sınıflarının” temsilcisiymiş. Fakat son otuz yılda bölge muazzam sınıfsal dönüşüm geçirmiş, muazzam servetler birikmiş, “servetin sermayeleştirilmesini gerçekleştirecek orta sınıf katmanlar oluşmuş” [yazar herhalde tarihsel olarak önce burjuvazinin oluştuğunu, sonra bunların serveti sermayeleştirdiğini sanıyor], ABD önceliği Hizbullah’ın silahsızlandırılmasına değil de, bölgenin imarına verirse, Hizbullah’ı etkisizleştirecekmiş, AKP’de bölge dinamiklerini “doğru okumuş”, bu yüzden bölgeye asker göndermek istiyormuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu “pek derin” analizin karşısında söyleyeceklerimiz pek derin görünmeyebilir, ama en azından doğru ve sınıf mücadelesi için daha faydalıdır. Birincisi; Hizbullah’ın gücü: 1. Finansal kaynağa sahip olmasından, 2. Silaha sahip olmasından, 3. Lübnan ve Filistin’in sistematik olarak yıkımından, 4. Lübnan devletinin dine göre bölünmesinden kaynaklanır. İkincisi; otuz yıl önce Lübnan’ın orta sınıfı, şimdikinden zayıf değildi, Lübnan tarihsel olarak bir finans merkeziydi, Arap orta sınıflarının merkezi, o zamanki deyimle Ortadoğu’nun Paris’iydi. ABD’nin Lübnan’ı imar etmediği, aksine yıkımına yol açtığı tarihsel bir gerçektir. Yazar ABD’nin bir tür “sosyal-emperyalizm” kuracağını anlatıyor. Merak ediyoruz, acaba ABD Filistin-İsrail sorununu da çözüp Filistin’i imar edecek mi? ABD propagandası bundan iyi yapılamazdı. Tam tezkereye karşı muhalefet sırasında, AKP propagandası da bundan iyi yapılamazdı. Dahası, AKP propagandası yapmak için, dinin halkın afyonu olduğunu unutturmak gerektiği de bundan iyi ortaya konulamazdı!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sınıf Bilinci ve Marksistlerin Görevleri&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Buraya kadar söylenenlerden, işçi sınıfının laiklikten yana olduğu, laikliğin en tutarlı izleyicisi olduğu açıkça anlaşılır. “Laik-şeriatçı ayrımı yapmayalım, emek-sermaye ayrımı yapalım” demek, laiklik mücadelesiyle işçilerin burjuvaziye karşı bilinçli mücadelesini bu şekilde karşı karşıya koymak, sınıf mücadelesinin en dar sendikal alana hapsedilmesi demektir. Laik-şeriatçı ayrımı yapılmasın diyenler, bunun sonucunun şeriatçıların laiklik isteyenleri katletmesi olacağını baştan kabul ediyor. O zaman böyle tehlikeli bölünmelerden bahsetmeyelim, kendi dar çevremizde kalalım, fraksiyonumuzu koruyalım, bir sendikanın bir şubesinde payımıza düşen kırıntılarla idare edelim, çünkü güçsüzüz ve toplumu harekete geçirecek bir şey söylersek geri teper, ta ki proletarya, sınıf bilincini edindiğini belli etmek için masaya üç kere vurana kadar! İşte bu, sınıf mücadelesinin görevlerini ne zaman geleceği belli olmayan bir zamana erteleyen oportünizmin ta kendisidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylece, birbirlerinden en derin şekilde ayrılan sayısız grubun “laik-şeriatçı, Alevi-Sünni” ayrımı yapmayın lafını aynen tekrarlamalarının nedeni anlaşılıyor. Bunun nedeni, burjuva devriminin kazanımlarını, halifeliğin kaldırılmasını, halkın ayaklanma hakkını tanıyan 61 anayasasını, yıllarca mücadele veren sosyalistlerin ve aydınların çabalarını, Marksist klasiklerin yayılmasının harekete sağladığı ivmeyi vs. unutup, 60’ların ve 70’lerin toplumsal hareketini bir rüzgârın esmesine bağlayan bugünkü dar grupçu dağınıklıktır. Bunun sonucu, ayrı ayrı bütün toplumsal muhalefet unsurlarını gericiliğe karşı birleştirmek yerine, halkı ürkütmemek için başını kuma gömmek olmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun sonucu bir de, sosyal demokrasiyle rekabet etmektir. Hesaplar, sosyal demokratlara bir kişi kaptırmamak, mümkünse bir kişi kazanmak üzerine yapılmaktadır. Laikliği savunursak, bunun “doğal” savunucusu sosyal demokratlara kitlemizi kaptırırız. İşte mantık budur! O zaman, sosyal demokratlardan geri kalmayalım, onlar bir saçmalarsa, biz iki kere saçmalayalım, onlar aciz olduklarını bir kere kanıtlarsa, biz iki kere kanıtlayalım. Sosyal demokratlar Alevilerin haklarından bahsedip, iktidara geldiklerinde Alevi katliamına göz yumuyorsa, biz hiç bahsetmeyelim. Onların pratikte yaptıkları teorileriyle çelişmek zorundaysa, biz teoride de birbiriyle çelişen sözler edelim. “Laik-şeriatçı, Alevi-Sünni ayrımı yapılmasın” sözü, kendi içinde çelişkilidir. Çünkü Alevi-Sünni ayrımı yapılmaması, daha somut olarak Alevilere Sünniler tarafından baskı yapılmaması, böyle bir baskıya yönelik her türlü girişimin, örgütlenmenin ezilmesi laikliktir. Hem laik-şeriatçı ayrımı yapılmasın, hem de Alevi-Sünni ayrımı yapılmasın denemez. Ancak laikliği sosyal demokratların tekeline bırakınca her şey beklenir! Bu konu tamamen sosyal demokratlara, CHP’ye, Cumhuriyet gazetesine teslim edildiğinden, onlar da bunu kendi tarzlarında, sınıf mücadelesinden tamamen ayrı, sınıflar üstü entelektüel bir konu gibi ele almak zorunda olduklarından, konu bazı patlama anlarında politik alana çıktığında şaşırılır, geçiştirici hatta açıkça yanıltıcı laflar edilir, konu soğuduğu zaman herkes unutur, sonra yeniden daha şiddetli bir şekilde ortaya çıkar ve her seferinde şeriatçılar biraz daha güçlenir. Bu arada, laik-şeriatçı ayrımı yapılmasın diyenler, şeriatçı tarafa yaklaşırlar; Alevi-Sünni ayrımı yapılmasın sözü, bu sözün gerici anlamını kazanmaya başlar; ‘Türk halkı müslümandır’, ‘dinsiz toplum olmaz’ martavalları kabul edilir. Böyle bir ortamda laiklik talebi elbette gereksizleşir. Çünkü sosyalistler laikliği her şeyden önce ateizm propagandasını serbestçe yapabilmek için isterler ve ateistlerin başta gelen düşüncesi ise şudur: bugünkü bilgi ve toplumsal ilişki düzeyinde, aklı başında kimse tanrıya inanamaz, inanıyorsa mutlaka bunun ardında ya kör cehalet ya da başka bir neden vardır…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Proletarya sınıf bilincini nasıl edinecek? Elbette sınıf bilinci derken, toplumun tüm sınıflarının birbiri arasındaki ilişkilerin bilincini, toplumu nasıl yöneteceğinin ve daha ileri bir topluma nasıl geçileceğinin bilincini kastediyoruz. Yani bilimsel sosyalizmi. Birincisi, pratikte attığı adımın, teoride gerisinde kalmayarak. Pratikte düzenin değişmezliğine karşı gelerek harekete geçen işçilere, teoride de düzenin değişmezliğini anlatan dinin aldatıcılığı açıklanmalıdır. İkincisi, Marksistlerin teorilerine sahip çıkmaları, bilimsel sosyalizm teorisini çarpıtmaya yönelik her türlü girişime karşı mücadele etmeleri, burjuva ideolojisinin tortularını temizlemeleriyle. Marksizm’in kitlelere yayılması için her türlü fırsat kullanılmalıdır. Üçüncüsü, bu bilince uygun koşulların oluşturulmasıyla. İnsanlar alt yapıdaki çatışmanın bilincine üst yapıda varıyorsa, bu çatışmanın bilinci, üst yapının alt yapıyı en uygun bir şekilde yansıtmasıyla edinilir. İşçi sınıfının burjuvaziyle karşı karşıya gelebilmesi için, burjuvazinin üzerinde bir örtü bulunmamalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşçi sınıfı pratikte dini dogmalardan uzaklaşmakta, dine göre hareket etmemektedir. Fabrikada kadın erkek bir arada çalışan, örgütlerde kadın erkek bir arada bulunan işçiler, kadını aşağılayan dine uyamaz. Marksistlerin görevi, bu eğilimin üzerine gitmek, bu eğilimi güçlendirmek, işçilerin kafasından tüm dini tortuları silmek üzere bu eğilimi sonuna kadar götürmektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burjuvazi, kendi toplumsal hâkimiyetinin temel olan üretim araçlarının zorlamasıyla[14], toplumsal eğitimi yaygınlaştırmak zorunda kalıyor. Gerici düşüncelere karşı kampanya yapmak ihtiyacı duyuyor. Burjuvazi bir adım atarsa Marksistler iki adım atmak zorundadır. Burjuvaziden bağımsız olarak, gericiliğe karşı her türlü propagandayı yapmalıdır. Halkın eğitim kurumlarına, kadının çalışma yaşamına katılmasının önündeki en önemli engelin, burjuvazinin üretim araçları üzerindeki tekeli nedeniyle yapay olarak yaratılan yoksulluk ve sefalet olduğunun açıkça ortaya çıkması için, diğer engellerin bertaraf edilmesi gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burjuvazi işçileri pratikte dinsizleştirmektedir. “Çalışmak ibadettir” diyerek, fabrikada ne dini ne dünyevi hiçbir otorite tanımadığını ilan etmektedir. Elbette bunu kendi sınıf yapısına uygun olarak yapıyor, işyerinde burjuvaziden başka her türlü otoriteden uzakta bilincini kaybedene kadar çalışan emekçi yığınlar, çalışma alanının dışında, belli günlerde yoğunlaştırılmış toplumsal ayinlere sokuluyor, ramazan ayı gibi günlerde medyanın yoğun propagandasıyla, yetmezse toplumdan dışlanma tehdidiyle, o da yetmezse satır ve döner bıçağı zoruyla bu ayinlere katılarak koyulaştırılmış bir din uygulanıyor. Burjuvazi buna uygun bir isim de buluverdi: İslami Kalvinizm. Marksistlerin görevi, çalışmak ibadettir sözünden hareket eden her türlü ibadetin çalışanı köle yaptığını anlatmak, burjuva propagandasına en yoğun bir şekilde karşılık vermek, burjuvazinin işyerinde dinsizlik, iş dışında dincilik propagandasını teşhir etmektir. Her türlü toplumsal kurumda koyu bir taassup propagandası yapılması, dinin kişisel bir sorun olmasıyla bağdaşamaz, Marksistler buna karşı mücadele etmeli, laikliğin gerçek anlamda uygulanması için gerekli denetleyici kurumların oluşması mücadelesini vermelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizim din konusunda başkalarından öğreneceğimiz bir şey yok, öğreteceğimiz çok şey var. Dini örgütlenme, belki de özüne en uygun biçimleri “bu topraklarda” almıştır. Despotizmle dini otorite, aynı kişinin şahsında Osmanlı’da birleşmiş, bunların ikisinin de emperyalizme karşı ne kadar zayıf olduğu, “İslam şeyhinin” fetvalarının, İngilizlerin Çanakkale’de Müslüman askerleri kullanması karşısında ne kadar aciz kaldığı ortaokul kitaplarına girmiştir. Tüm dünya Müslümanlarının halifeden kurtulması da Türkiye’de burjuva devriminin zorunlu sonucu olmuştur. Daha sonraları, başkaldıran işçi ve köylüler her ezildiğinde bu ezme işine örgütlü olarak katılıp güçlenen, burjuvaziye ya da devlete karşı her mücadelede, veya hâkim sınıflar arasındaki mücadelelerde aradan çekilip darbeyi başkasının almasını sağlayan sinsi ara tabaka taktiği de gözlerimizin önündedir. Marksistlerin görevi, din bezirgânlarının nasıl örgütlendiğini görmek üzere kendi tarihini iyice öğrenmek, dışarıdaki yoldaşlarına da öğretmektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Modern toplumsal ilişkilere, eski toplumsal yaşamdan kalan köhnemiş düşüncelerin dar geldiği, genç kızların cinayete kurban gitme haberleriyle televizyonlara taşınmaktadır. Canlı olanın, hareket edenin, kendisini boğan ölü zincirleri parçalaması kaçınılmazdır. Kuran’da yer alan sözlerin bugün yanlış olduğunun kanıtlandığı bilinen bir gerçektir.[15] Marksistler, bu bilinçle hareket etmeli, kitleleri bu bilinçle eğitmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Din partisi iktidara her geldiğinde halka karşı yüzünü göstermekte, işçi ve köylülere karşı burjuva ve toprak sahiplerinin en sadık hizmetçisi olduğunu uygulamada kanıtlamaktadır. Dine karşı propaganda için bundan uygun fırsat olamaz. Fakat halk arasında bu durumu, bazı kişilerin dini doğru uygulamadığı, bu kişilerin kişisel hırsla gözünün döndüğü için dinden uzaklaştığı, esasında dinin bu hareketleri tasvip etmediği vb. düşüncesi oluşacaktır. Bu düşünceye karşı Marksistler, hiçbir zaman doğru uygulandığı görülmemiş bir “teori”nin, aslında doğru olduğu düşüncesinin bir aldatmaca olduğunu, din propagandası üzerine kurulu bir partinin her zaman işçi ve köylüleri ezmek zorunda olduğunu göstermelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Maraş’ta Alevileri katledenlerin, nasıl yağma yaptığı, Alevilerin işlettiği dükkanların, imalathanelerin vs. nasıl çapulcuların eline geçtiği teşhir edilmelidir. Katliam yapanların, maddi çıkar sağlamadan harekete geçirilemeyecek çapulcu sürüleri olduğunun ispatı için, tarihsel materyalizmin kitlelere öğretilmesi için, dini baskıya karşı savaşımın sınıfsal baskıya karşı savaşla birleştirilmesi için bu örneklerin tekrar tekrar hatırlatılması gerekir. İşçi sınıfına sınıf bilinci, Alevi-Sünni ayrımcılığı sorunu konusunda susarak değil, ancak konunun tüm boyutlarıyla sergilenmesiyle verilebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gericiler, Türk-Kürt birlikteliği ancak din üzerinden kurulabilir, Kürtler Kürt’üm demez, Türkler Türk’üm demez, her ikisi de Müslüman’ım derse toplumsal bölünmeden kurtuluruz propagandası yapıyor. Bu sözlerle aslında gerçek bir birlikteliğin nasıl kurulacağının da ipucunu veriyorlar. Marksistler, şuursuzca, halkların bilincini körelten ve onları bir koyun sürüsü haline getiren bir birlikteliğe karşı, “onurlu birlikteliğe” giden en kısa yolun, gericiliğe karşı saldırı üzerinden geçeceğini göstermeli, bunun propagandasını yapmalı, bunu örgütlemelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dini cemaatler üzerinden bu cemaatlerin liderlerinin nasıl çıkar sağladığı, sürekli gündeme geliyor. Bunlardan birini örnek olarak veriyoruz:&lt;br /&gt;“Ama üçkâğıtçılık sadece paraya pula ilişkin değil. İsmail Fatih Ceylan, işin başka bir yönünü de şöyle açıklıyor:&lt;br /&gt;‘‘Bizim İslamcı kesimde kadın konusu çok istismar ediliyor. Son zamanlarda iki ve daha çok kadınla yaşama modası başladı. Bunların içinde yazarlar, çizerler, hacılar, hocalar var. Adam karısından bıkmış, ikinci bir kadın alıyor. Bakıyorsun bir de başı açık kadınla evleniyor. Sırf uçkur (cinsellik) için alıyor. Sırf uçkur için İslam'ı istismar ediyorlar. Bu daha çok İslamcı kesimin üst tabakasında yaygın. Zaten gariban halk nasıl yapsın. Mercedes ve diğer lüks arabalara binenler bunu yapıyor’’.”[16]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Para için, uçkur için, her türlü çıkar için cemaat örgütlenmesi apaçık ortadayken, burjuvazi bunlara açıkça göz yumuyor. Bunun nedenlerinden biri de, burjuvazinin, belediyecilik ölçülerine göre bile engellenmesi gereken, sırf para toplamak için cami yapılmasının, serbestçe kuran kursu açılmasının, cemaat vakıfları oluşturulmasının engellenmesinin, emek üzerinde despotizminin ifadesi olan “serbest girişim” ilkesine karşıt olacağını düşünmesidir. Burjuvazi, kendi mülkiyetinin dokunulmazlığını, kamu mülkiyetinin burjuvaziye devredilmesi gerektiğini, işçi üzerindeki otoritesine her türlü müdahalenin insan haklarına aykırı olduğunu savunurken, cemaat mülkiyetine dokunulmasını, gericilik bezirgânlarının cemaatleri üzerindeki otoritesinin sorgulanmasını savunamaz. Bu nedenle cemaat mülkiyetine el koymak, cemaat yapılarının denetlemek, özelleştirmeye karşı, esnek üretime karşı savaşta işçi sınıfının hukuki bir silahı olacaktır. Proletaryanın öncelikli hedefi, cemaat vakıflarının ve giderek halktan toplanan paraları bankerlere aktarma aracı haline gelen tüm vakıfların lağvedilmesi, yerine planlı devlet kuruluşlarının oluşturulması olmalıdır. Bugün vakıfların büyük çoğunluğu, ya sanayiye para aktarmanın, ya da anonim şirket kurucularını hanedan haline getirmenin aracıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sosyalistler, devlet hakkında sığ görüşlerle yetinemez. Devlet = ordu = Kemalizm; bu görüş, hem sığ, hem de yanlıştır. Devlet hakkında düşüncesi bu kadar sığ olanların, karşılaştıkları her gerici olayı “derin devlete” bağlaması kaçınılmazdır. Marksizm-Leninizm bize, toplumun tümünü kanserli bir hücrenin yayılması gibi saran polis-gerici tarikatlar-faşist çeteler ağını, şiddetli bir darbeyle tümünün kökünü kazımak üzere açığa çıkarmak, birbirinden bağımsız olarak ortaya çıkan gericiliğe karşı toplumsal muhalefet unsurlarını bir araya getirme, gericiliğe en sert darbeyi vurmak için bir parti çatısı altında örgütleme görevi veriyor. Bu görevi savsaklamak proletaryanın davasına ihanettir. Bugünkü gerici yapının yıkılması, hem proletarya ile burjuvazinin karşıtlığını gizleyen örtülerin kaldırılmasını, sınıf mücadelesinin olabilecek en açık zeminde yürütülmesini sağlayacak, hem de proletaryanın örgütlenmesi için en uygun koşulları sağlayacaktır. Örgütlenme alanlarının, toplantı salonlarının, basın dağıtım kurumlarının tekel altında olduğu günümüzde, proletaryaya bunların en elverişsizleri düşerken, arkasında muazzam maddi destek bulunan tarikatlar, en uygun örgütlenme olanaklarından yararlanıyor, her türlü işçi ayaklanmasını, köylülerin en basit kooperatifçilik hareketini bile ezecek yedek çeteler halinde örgütleniyor. Bu gerici örgütlenme, ancak devrimci bir vuruşla yıkılabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısacası, bugün din sorunu, demokratik devrim sorunudur. Devrimci demokrasi, proletaryanın burjuvaziyle açıkça karşı karşıya gelmesi için, toplumun kendi içinde farklı alanlara bölünmesine son verilmesidir. Bunun ilk adımı da, somut olarak, her alanın mülkiyetini eline geçiren aracıların egemenliğine son verilmesidir. Çünkü:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“…toplumsal yaşamın bütün alanlarında aslan payı her zaman aracıya düşmektedir. Ekonomik alanda, örneğin, bankerler, borsa spekülatörleri, tüccarlar, satıcılar işin kaymağını alırlar; hukuk alanında avukat, müşterileri yolar; politikada temsilci, oy verenden daha önemli, bakan da hükümdardan; dinde ise tanrıyı “resulü” geri plana ittiği gibi, resulü de, iyi bir çoban ile koyunları arasında aracılık etmesi kaçınılmaz olan rahipler bir köşeye atmıştır.”[17]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye devrimi gericiliğe karşı saldırı biçiminde başlayabilir mi? Olabilir; ve eğer öyle olursa, tüm dünya işçi ve köylülerine yapacağımız hizmet, bir kat fazla olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;notlar&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;---------------&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[1] “Bu, çok basit bir yönetim biçimidir: burada ülkeyi yöneten baş kişi, valilerce toparlanan bilgileri alır, ve dürüst ve doğru yönettiği umuduna kapılır. Sonra sürtüşmeler başlar, sürtüşmeler çatışmalara, çatışmalar da ayaklanmalara dönüşür. Sonra ayaklanmalar bastırılır. Bu yönetim sistemi bizim sistemimiz değildir, ayrıca, basit olmakla birlikte, son derece masraflıdır.” Stalin; Parti ve Devlet İnşasında Ulusal Etkenler Üzerine Rapor; 23 Nisan 1923; Marksizm, Ulusal Sorun ve Sömürge Sorunu içinde, İnter yay. Sf. 199-200&lt;br /&gt;[2] “Ve din, ya henüz kendini bulmamış ya da yeniden yitirmiş insanın özsaygısı ve özduygusudur.” Karl Marks, Hegel’in hukuk felsefesinin eleştirisine katkı; Din Üzerine, İnter yay. Kasım 2000 içinde; sf. 86&lt;br /&gt;[3] Bkz. Rıza Nur; Türkiye’nin Yeni Baştan İhyası ve Fırka Programı, madde 32; aktaran Cavit Orhan Tütengil, Temeldeki Çatlak, Çağdaş yay., İstanbul, 1975&lt;br /&gt;[4] “Fakat, Protestanlık gerçek çözüm olmasa da, sorunun gerçek konuluşuydu. Artık ruhban olmayanın kendi dışındaki papazla değil, kendi içindeki papazla, kendi papaz doğasıyla mücadelesi söz konusuydu.” Marks; Hegel’in hukuk felsefesinin eleştirisine katkı; Din Üzerine, İnter yay. Kasım 2000 içinde; sf. 96&lt;br /&gt;[5] “Bu taktikler artık gündelik bir olay durumuna gelmiş, Marksizmin ters yönde saptırılmasına, oportünizm yönünde saptırılmasına yol açmıştır.” Lenin, Proletarya Partisinin Din Konusundaki Tutumu&lt;br /&gt;[6] Bu satırlara son biçimini verdiğimiz sırada, televizyonda Diyanet-sen başkanının, “Diyanet işleri her camiye, cemaat kimi isterse onu yolluyor” dediğini duyduk. “Ben gitsem bu kravatlı halimle kabul etmeyecekler.” Bu durumda acaba devletin mi din üzerinde, dinin mi devlet üzerinde baskısı söz konusu?&lt;br /&gt;[7] Lenin, Seçme Eserler, Cilt 11, s. 451-457&lt;br /&gt;[8] Age&lt;br /&gt;[9] Fatma K. Barbarosoğlu; Bir ateist hutbe yazabilir mi? Yeni Şafak, 3 Haziran 2005&lt;br /&gt;[10] Söz açılmışken, bahsettiğimiz yazısında Yeni Şafak yazarının oldukça ilginç tespitlerini de aktarma gereği duyuyorum: “Diyanet yetkilileri feminist ve ateist kimliği ön plana çıkartan bir sivil toplum örgütüne Sekiz Mart hutbesi hazırlatarak, "kadın meselesinin" dini bir bakış açısı ile anlatılamayacağını kabul etmiş olduğunun ne kadar farkında acaba?” [Ne kadar farkında olduklarını bilemiyoruz ama, gerçekten doğru bir kabul!] “Diğer taraftan hem ateist hem feminist bir kimlik içinde "din adamlarını" eğitmeye talip olmayı nasıl bağdaştırabiliyor bu kimliğin sahipleri.” [Çok doğru bir tespit! Ve en ilginci:] “Bir kez daha tekrarlayalım Türkiye'de laik-dinci kutuplaşması, laiklerin yeterince laik, dindarların da yeterince dindar olmamasından kaynaklanıyor.” [Karşılaştırdığımız yazarlar arasında, gerçek bir laik-dinci kutuplaşmasını savunan tek yazar! Elbette, gericilere daha gerici olma çağrısı yapmak için ama gene de takdire değer doğrusu!]&lt;br /&gt;[11] “Aslında, Türklerin kınanmasını gerektiren nedenlerden biri, Bizans teokrasisinin Yunan imparatorların bile hayal edemeyeceği bir şekilde gelişmesini sağlamalarıdır. Gerçekte, iki dinsel topluluk kalmıştır, Türkler ve Türkiye’nin Greko-Slav nüfusu. İkisinin de, ya da en azından sonuncusunun, Türk yönetimi altında sağlamlaşan din adamları yönetimine göre düzenlenmiş toplumla birlikte, son saatleri gelmiştir.” Marks, Engels’e mektup; 3 Mayıs 1854&lt;br /&gt;[12] Sendika.org; Evrensel Kuşkularımızı gidermedi.&lt;br /&gt;[13] Din Analizin Afyonudur; Metin Özuğurlu, Halkın Sesi&lt;br /&gt;[14] “Salon bir makine parkı… Bilgisayarlı otomatik kumaş sericiler kumaşı seriyor, genç kızların bilgisayar ekranına çizdikleri kalıplara uygun biçimde bilgisayarlı bıçak kumaşı kesiyor.” Sabah, 25.10.1998, aktaran: Nazım Güvenç, Küreselleşme ve Türkiye, BDS yay. sf. 293&lt;br /&gt;[15] Bakın bu konuda Mustafa Akyol ne diyor: “Fazlurrahman, hele de Muhammed Arkun gibi bazı modernist ilahiyatçıların vahyin ilahi niteliğini sorgulamaya varan yaklaşımlarını ise tümüyle yanlış bulduğumu belirtmeliyim.” Tarihselcilik Meselesi Üzerine, 1 Şubat 2006.&lt;br /&gt;[16] Emin Çölaşan. Son yıllarda konuyla ilgili sayısız örnek gündeme gelmiştir. Yukarıdaki örneği Emin Çölaşan’dan almamızın nedeni, aynı yazıda laik-şeriatçı ayrımına karşı çıkarak burjuva darkafalılığını sergilemesindendir. Bu konuda daha eski tarihlerden çok sayıda çarpıcı örnekle birlikte, bir aydının bunlarla nasıl mücadele ettiği, Hasan Basri Aydın’ın Tanrıya Mektuplar adlı kitabında bulunabilir.&lt;br /&gt;[17] Karl Marks; Kapital, birinci cilt, sf. 708n; Sol yayınları Ekim 2000&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;Komünist Bakış&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/28011877-115801639475242621?l=komunistpartizan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/28011877/posts/default/115801639475242621'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/28011877/posts/default/115801639475242621'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://komunistpartizan.blogspot.com/2006/09/devrimci-demokrasi-dinci-ayakba.html' title='Devrimci Demokrasi – Dinci Ayakbağı'/><author><name>s.k.editör</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-28011877.post-115773221570707984</id><published>2006-09-08T18:30:00.000+03:00</published><updated>2006-09-08T19:23:43.986+03:00</updated><title type='text'>"İslamcı-Solcu İttifakı" hakkında (Mücadele Birliği)</title><content type='html'>&lt;blockquote&gt;Aşağıda aktardığımız yazı &lt;em&gt;&lt;strong&gt;İktidar İçin Mücadele Birliği&lt;/strong&gt; &lt;/em&gt;dergisinin 7-21 Mayıs 2003 tarihli 32. sayısında yayınlanmıştır. Yazıya dikkatimizi çeken arkadaşlara teşekkür ediyoruz ve hareketimizdeki güncel yanılsamaların temellerini ortaya koyması bakımdan güncelliğini koruyan yazıyı yeniden yayınlıyoruz. &lt;/blockquote&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;OPORTÜNİSTLERİN “MEŞRUİYET” ARAYIŞINA BULDUKLARI MERHEM:&lt;br /&gt;“İslamcı-Solcu İttifakı”&lt;/strong&gt; / Mücadele Birliği, 7-21 Mayıs 2003&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kimi burjuvaların bıyık altından gülerek, kimilerinin alaylarla karışık memnuniyetlerini yansıttıkları “islamcı-solcu ittifakı” ne kadar doğru? Ortalama solun “meşruiyet” arayışlarına merhem olan bu gelişmenin toplumsal devrim açısından anlamı nedir? İslamcı-gerici ideolojinin genel sınıf savaşımıyla ilgisini kurmak, fotoğrafı doğru okumak, proletaryayı bu konuda sürekli uyanık tutmak gerekiyor. &lt;/p&gt;&lt;p&gt;Herşeyden önce, islami gericiliğin ile sol söylemlerde simgesini bulan toplumsal dönüşüm özlemlerini kitleleri aldatmanın bir aracı olarak demagoji malzemesi biçiminde kullanması yalnızca ülkemizde değil, dünya ölçüsünde bir olgudur. Ama hemen belirtelim ki, bu yöntem bu gericilere özgü ve onların keşfettiği bir yol değildir. Hitler, benzer yöntemi çok daha etkili biçimde on yıllar öncesinde kullanmıştı. Ama, olayların gücü, kitlelerin tarihsel inisiyatifi, toplumsal devrimin önündeki tüm engelleri parçalayacak denli güçlüdür. Ve tam bu noktada proletarya, en devrimci sınıf olarak, ideolojik-politik yanılsamaların üzerine ne denli ısrarlı giderse, engellerin aşılması da o kadar kolay olacak. &lt;/p&gt;&lt;p&gt;Endonezya’dan Pakistan’a, Ürdün’den Tunus’a kadar, emperyalist egemenliğe karşı, devrimciler kadar, dinci burjuva güçler olarak gerici islamcıların da sokakları doldurması, bir çok kişi ve grubun yönünü şaşırmasına neden oluyor. Hemen herkes, “Yeşil Kuşak” projesinin, en başta ABD emperyalizmine geri tepen bir silaha dönüştüğünü düşünüyor. Bu yanılgıda, Usame Bin Ladin gibi CIA kuklalarının emperyalizmin baş düşmanı ilan edilmesinin de payı var; veya siyonizmin kan gölüne döndürdüğü Filistin’in, Irak’a yapılan saldırının da gerici partilerin etkisindeki yığınları sokağa dökmesinin payı var. Ancak burada, güncel olayların baskısının proletaryanın kavrayışını bozmasına izin vermemeliyiz. Proletarya, dünya ölçeğinde yaşanan bu olguya, yalnızca güncel olayların sunduğu görüntüyle değil, ama bütün bunların tarihsel arka planıyla ve sınıflar savaşı temelinde bakmalıdır. Böyle bir değerlendirme sonucunda ancak, burjuvazinin alaycı bir memnuniyetle dile getirdiği “islamcı-solcu” ittifakının gerçek içeriği anlaşılabilir. &lt;/p&gt;&lt;p&gt;Soğuk savaş dönemi (1950-1990) boyunca, ABD’nin “Yeşil Kuşak” projesini hayata geçirmek için milyarlarca dolar akıttığı biliniyor. Bu projenin amacı neydi, hatırlayalım: Sovyetler Birliği sınırları içindeki islami inanca sahip ulusların sosyalizm sayesinde yarattığı büyük sosyal dönüşümün, en yakın komşu ülkeler arasında sempati yaratmasını önlemek için, islami gericiliğin egemen kılınmasıydı. Pakistan’dan Türkiye’ye dek, bütün o kuşak içindeki ülkeler, projenin hedefindeydi. Fakat, hiçbir şey, ABD istedi, proje üretti diye olmaz. Eğer bu ülkelerde, anti-komünist nitelikte bir gericilik için yeterli bir toplumsal zemin bulunmasaydı, kuşkusuz, emperyalizmin en mükemmel projeleri bile hayat bulamazdı. Şimdi o dönemde, sözü edilen ülkelerdeki duruma, ve günümüz koşullarındaki değişime bakalım. &lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bu ülkelerin özgün niteliği, kapitalizmin bu ülkelerdeki gelişme dinamiklerindedir. Gelişmesinin başlangıcında kapitalizm, 14.-19. yy. arasındaki Avrupa gibi, özellikle küçük üretici köylülüğü topraktan kopartarak, onları mülksüzleştirerek, kentlerdeki geniş ölçekli sanayi üretimi için gerekli koşulları yarattı. Avrupa’da bu süreç yüzyıllar boyunca sürdü, kırsal alanlar adeta boşaldı. “Yeşil Kuşak” projesinin hedefindeki ülkeler, kapitalistleşme sürecine çoğunlukla, ancak 20.yy başlarında girdiler. Ve Soğuk Savaş yıllarında, Avrupa’nın yüzyıllar boyunca geçtiği süreci, birkaç on yılda geçmek durumundaydılar. Fakat, 20. yüzyılın geliştirdiği makineli sanayi üretimi, bu bağımlı ülkelerde daha az işçi ile daha fazla üretimi mümkün kılıyordu. Ayrıca, sanayileşmenin başlangıcında olan bu ülkeler bir dış pazara değil, ama ağırlıklı olarak kendi iç pazarlarına üretim yaptılar, yani sanayi üretim ölçeği düşük kaldı. Bu iki nedenden ötürü, “Yeşil Kuşak”taki bağımlı ülkelerde proletarya, nüfusun ezici çoğunluğuna ulaşamazken; tarımsal üretimin tabanı olan küçük üreticilik, daha az oranda mülksüzleşme yaşadı. Buna rağmen, yaratılan iç pazar sayesinde, üretimin bütün alanlarında meta ekonomisi hakim oldu. Genişleyen meta ekonomisi, yeni üretim dalları, yeni iş bölümlerini gündeme getirdi. Kapitalizmin bu “çarpık” gelişimi içinde, milyonlarca küçük-burjuva türedi. Dönem, tarlasını satıp, mahalle arasında küçük bir dükkan açanların, inşaat sektöründe küçük müteahhitlerin, tarım ürünlerini uzak diyarlara taşıyan nakliyecilerin, küçük arsa spekülatörlerin “cennet” dönemiydi. İşte özellikle, 1950-1980 yılları arasında yoğunlaşan bu süreçte, anti-komünizm temelindeki islami gericilik, kendi tabanını bu küçük-mülk sahipleri arasında buldu. &lt;/p&gt;&lt;p&gt;“Yeşil Kuşak” bölgesindeki ülkelerin kapitalist gelişimindeki bu özgün karakter, ortaya milyonlarca küçük üretici, mülk sahibi çıkarmasa, islami gericilik biçimdeki anti-komünizm projeleri bir işe yaramazdı. Küçük-burjuvazinin mülksüzleşme korkuları, burjuvazinin alçakça anti-komünist yalan ve propagandasıyla kışkırtılıyordu. Bu anti-komünist gericilik, zayıf da olsa, proletaryanın en aydınlanmamış geri kesimleri üzerinde etkili oldu. Bu kesimlerin proleterleşme süreçleri, gerici ideolojilere zemin yaratan bir yapıya sahipti. Kırsal bölgelerden kentlere göç ederek proleterleşenlerin bir bölümü, arkalarında küçük tarım üretimini devam ettiren akrabalarını bıraktılar. Yani kırsal alandaki nüfus hareketi, büyük malikanelerin küçük çiftliklere el koymasından çok, küçük üretimin nüfus fazlasını besleyememesinden ileri geliyordu. Sonuçta, bu biçimde kente gelenler, sömürünün en yoğun, en aşağılık biçimlerini yaşasalar bile, onları boylu boyunca sınıf savaşımına sokması gereken bu koşullara, kırsal destek sayesinde dayanabildiler. Büyük kentlerde, gerici islami ideolojinin güç kazandığı emekçi varoşları böyle doğdu. &lt;/p&gt;&lt;p&gt;İslami gericilik, anti-komünizm propagandasıyla, bu toplumsal tabanı burjuvazinin ve emperyalist sermayenin çıkarlarına bağladı. Bu nedenle islami gericiliğin politik karakteri her zaman burjuva ve işbirlikçi oldu. Aynı dönemde, Endonezya’dan Pakistan’a, Türkiye’den Fas’a kadar, islami gericilikle devrimci güçler arasında, sonuçları korkunç iç-savaşlara varan çatışmalar oldu. O dönemlerde hiç kimse, bir “islamcı-solcu” ittifakından söz etmeye bile cesaret edemezdi. &lt;/p&gt;&lt;p&gt;1980’li yıllardan sonra, özellikle 90’lı yıllarda, “Yeşil Kuşak” ülkelerinde küçük mülk sahiplerinin altındaki toprak, hızla kaydı. Bu kesimler cennetlerini kaybettiler. Süreç içinde sanayinin bir uzantısı durumuna gelen tarımsal üretim, bankaların ve emperyalist tekellerin yol açtığı yıkımla yüzyüze geldi. Kentlerin küçük-mülk sahipleri de, tekellerin tüm üretimi-dolaşımı ele geçiren egemenliği karşısında hızla eski toplumsal konumlarını kaybettiler. Artık, bu kesimleri mülksüzleştiren düşman komünizm değil bankalar, IMF, GATT gibi kuruluşlardı. Burjuva egemenliğin diğer yüzü olan islami gericilik, bu yeni dönemde zorlanmaya başladı. Anti-tekelci öfkeyi burjuva sınıf çıkarlarına yeniden bağlamak, islami gericiliğin yeni misyonu oldu.&lt;br /&gt;Konunun bir başka yönü üzerinde durmakta yarar var. “Yeşil Kuşak” ülkelerinde islami gericiliğin bir diğer hedefi ulusalcılık oldu. Endonezya’dan, Mısır ve Cezayir’e kadar, emperyalist sömürgeciliğe karşı ulusal ayaklanmaların içinde proletarya etkin rol aldı. Bu ülkelerde komünist partilerin geniş taban bulması tesadüf değil. Kapitalist gelişmenin dünya ölçeğinde yayılması, ulusal kurtuluş hareketleriyle sosyalizmi birbirine yaklaştırıyordu. Emperyalizme karşı savaşarak siyasi bağımsızlığa kavuşan bu uluslar, bu bağımsızlıklarını koruyabilmek için güçlü sosyalist blok ile ekonomik-diplomatik yakın ilişkiler kuruyorlardı. Asya’da Malezya ve Endonezya, Ortadoğu’da Mısır ve Cezayir, bu ulusal güçlerin etkin olduğu ülkelerdi. &lt;/p&gt;&lt;p&gt;Emperyalizm, bir yandan ekonomik bağımlılığı arttırarak bu ulusları teslim almaya girişirken, öbür yandan da ulusal güçleri alt edip bu süreci hızlandırmak istiyordu. Kısacası, Ortadoğu ve Güney Asya’nın halkları arasında yayılan islami gericiliğin amacı, ulusal bağımsızlık fikrinin zayıflatılmasıydı. Cezayir’de, Mısır’da, Endonezya’da ulusal bağımsızlıkçı güçler, islami dinci burjuva güçler tarafından yıpratıldılar. Ortadoğu’da anti-emperyalist dinamiklere sahip olan Arap ulusçuluğunun yerine, büyük burjuva işbirlikçilerin egemen olduğu gerici diktatörlükler geçti. Bir çok Arap ülkesinde bu süreç, 1970’lerde tamamlandı. &lt;/p&gt;&lt;p&gt;Gerek ulusal bağımsızlıkçılığın zayıflatılması, gerekse anti-komünist niteliği ile islami gericilik, burjuvazi için “madalyonun öteki yüzü” oldu. Yıllar sonra, şimdi ne oldu da bu islami gericilik, hiçbir zaman layık olmadığı payelere, “anti-emperyalist” ve “demokrat” madalyalarına kavuştu? Esasında islami gericiliğin ne sınıf karakterinde ne de sınıflar savaşında üstlendiği rolde değişen bir şey yok. Değişen şey, bu gericiliğin uzun yıllar toplumsal tabanı olan küçük mülk sahiplerinin toplumsal konumudur. Çoğunlukla mülksüzleştiler, işsizleştiler ve yoksullaştılar. Bu yeni koşullar altında burjuva islami gericiliği, eski söylemleriyle misyonunu yerine getiremezdi. Filistin’de Hamas’ın gelişimi ve değişimi, islami gericiliğin bu yeni misyonu nasıl yerine getirdiğini göstermesi açısından tipik bir örnektir. &lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bilindiği gibi, Hamas’ın bağlı bulunduğu siyasi yapı, Müslüman Kardeşler örgütüdür. Merkezi Mısır’da bulunan bu örgüt, 70’li yıllar boyunca , Filistin’in ulusal kurtuluşu ve siyonizmle savaş için kılını bile kıpırdatmamıştı. Suudi parası ve ABD desteği ile, Filistin topraklarında camiler, hastaneler, medreseler inşa edip, “islami bireycilik” adını verdikleri mantar gibi bir yaşama halkı çekmeye çalıştılar. Filistin’in ulusal devrimci-güçlerinin sürgün yıllarında doğan boşluğu böyle doldurdular. Fakat, Filistin halkı 1988’de İntifada’ya başladığında, Müslüman Kardeşler’in tabanı durumundaki gençlerin önemli bir bölümü bu ayaklanmaya katıldı. Müslüman Kardeşler’in şefleri, alelacele Hamas’ın kuruluşunu ilan ederek bu gençlerin ulusal-devrimci örgütlere kaymasını önlediler. O güne dek ulusal kurtuluş üzerine tek söz söylemeyen Müslüman Kardeşler, bir yandan siyonist İsrail’in varlığına karşı çıkarken, diğer yandan da İsrail devletiyle el altından görüşmeye devam ettiler. Hamas, Filistin’de ulusal-devrimci mücadelenin bağrında saplı bir burjuva hançeridir. Onu, ezilenlerin bir hareketi olarak görenler, görüntünün ardındaki gerçekle, özle, tarihsel arka planları ve sınıf karakteriyle hiç ilgilenmiyorlar. &lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bugün ülkemizde, “islamcı-solcu” ittifakını yürek kıpırtılarıyla karşılayan, alkış tutan küçük-burjuva siyasal akımların bu yanılgılarının nedeni ne? Yalnızca, emperyalizmin bu tür örgütleri düşman ilan etmesi, ya da bu örgütlerin kendilerini ezilenlerin temsilcisi olarak ilan etmeleri mi? Bu yanılgı, küçük-burjuvaların basitçe bir “değerlendirme hatası”ndan ileri gelmiyor. Gerçek şu ki, emperyalizmin hem ekonomik, hem siyasi, hem de askeri olarak tam ilhak için saldırganlığı, küçük-burjuva devrimciliğini ulusalcılık çizgisine doğru çekerek toplumsal devrimden uzaklaştırıyor. Ve islami gericilik de bugün, IMF karşıtlığı ya da emperyalizm karşısında ezilenlerin temsilcisi sıfatıyla, aynı kulvara koşarak, burjuva siyasetini yürütüyorlar. İşte “islamcı-solcu” ittifakı, bu “ulusal bağımsızlık”çı kavşakta buluşuyor. Tıpkı Filistin’de olduğu gibi. Daha düne kadar birbirlerini bir kaşık suda boğmaya hazır görünen İP gibi, SP gibi partilerin bugün kol kola ulusal-bağımsızlıkçılık korosuna katılmaları boşuna değil. Herbiri burjuvazinin bir başka yüzünü yansıtan bu gerici partiler, Ortadoğu’daki savaşla birlikte yeniden kaynamaya başlayan anti-emperyalist damarı, gerici-ulusalcı kanalda boğmak istiyorlar. &lt;/p&gt;&lt;p&gt;İslamcı-solcu ittifakının gerçek sınıf karakteri budur. Kimi devrimci grupların bu ittifaka farklı amaçlar ve “masum” niyetlerle yaklaşıyor olmaları, bu gerçeği zerre kadar değiştirmiyor.&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;------------&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/28011877-115773221570707984?l=komunistpartizan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/28011877/posts/default/115773221570707984'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/28011877/posts/default/115773221570707984'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://komunistpartizan.blogspot.com/2006/09/islamc-solcu-ittifak-hakknda-mcadele.html' title='&quot;İslamcı-Solcu İttifakı&quot; hakkında (Mücadele Birliği)'/><author><name>s.k.editör</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-28011877.post-115745799257184011</id><published>2006-09-05T13:37:00.000+03:00</published><updated>2006-09-05T19:11:08.256+03:00</updated><title type='text'>İslami Linççi Polis Cumhuriyetinden manzaralar</title><content type='html'>&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/3007/2960/1600/sontur09.jpg"&gt;&lt;img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/3007/2960/400/sontur09.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tayyip Erdoğan'ın "tarikatı" bir insanı linç ediyor, tarikat liderini öldürdükten hemen sonra linç edilen kişinin bir tekstil atölyesinde &lt;a href="http://www.milliyet.com.tr/2006/09/05/son/sontur09.asp" target="_blank"&gt;işçi olarak çalışırken "kot pantolon giydiği" ve "düzenli sakal traşı olduğu için"&lt;/a&gt; çevresi tarafından baskı gördüğü, dinsel bir yaşama zorlandığı, görücü usuluyle evlendirdiği ve böylece giderek akli dengesini yitirdiği basına yansıyor. Tarikat, genci linç ettikten sonra hemen oracıkta "sünnetsiz" olduğunu saptıyor! Öldürülen gencin cenaze namazını kılacak cami bulunamıyor, namaz mezarlıkta kılınıyor. İmam cenazeye katılanlara helallik dahi aldırmıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/3007/2960/1600/5.jpg"&gt;&lt;img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/3007/2960/320/5.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarikat linç ettik diyor hatta linç anının ses kaydını yayınlıyor. Ancak bir kaç gün önce linci "vatandaşın güzel tepkisi" olarak savunan Polis hiç vakit kaybetmeden ölen kişinin "başını minbere vurarak intihar ettiğini"!!açıklıyor! "Saygın", "Cumhuriyetçi" ve "laik" burjuva basını olayı "hayretle" izliyor, lincin azmettiriciliğini ve teorisini kendi "laik" yazarlarının nasıl yaptığını unutuyor. Hatta "saygın" basının çok-ılımlı dinci yazarı sıcağı sıcağına kaleme sarılıp, Başbakanının tarikatına bulaşmayı aklından geçirenleri açık açık tehdit ediyor (&lt;a href="http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/5026124.asp?yazarid=131&amp;gid=61" target="_blank"&gt;Ahmet Hakan, Bir Cemaatin anatomisi, Hürriyet, 4/9/2006&lt;/a&gt;).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/3007/2960/1600/1.jpg"&gt;&lt;img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/3007/2960/320/1.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sermaye diktatörlüğü, sanki üzerinde oturduğu temelin sömürü, savaş, polis terörü ve gericilikten ibaret olduğunu kanıtlamak için özel çaba sarfediyor. Çocuklar anlayamadıkları ve asla bitmeyen bir savaşta ölür, ölüleri faşist partinin ve boyalı basının malıdır. Bir ananın cesur çığlığı karanlığı yırttı: "Oğlum şehit olmadı, savaşta ölmedi, öldürüldü!" Çünkü ölen askerin annesi istisnai olarak eğitimli bir kadındı. Böylece sömürücü sınıfların egemenliklerini sürdürmek için geniş emekçi yığınlar için kör cehalete ve gericiliğe neden böylesine bağımlı oldukları bir kez daha ortaya çıktı. Tarikatçı Başbakan hemen uğursuz sesini yükseltti: "Askerlik yan gelip yatma yeri değil"di; ölüm yeriydi! "Canım vatandaşlarım. &lt;a href="http://www.hurriyet.com.tr/gundem/5031084.asp?m=1&amp;gid=69&amp;amp;srid=3048&amp;oid=2" target="_blank"&gt;Bu gerçeği sizlerle paylaşmaya mecburum.&lt;/a&gt;"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/3007/2960/1600/19.jpg"&gt;&lt;img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/3007/2960/320/19.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün bunlar emekçi halkı dört koldan boyunduruk altında tutan İslami Polis devletinden günlük manzaralardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Gericiliği ezin! &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Kahrolsun sermaye diktatörlüğünün savaş, sömürü, gericilik düzeni!&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;Komünist Bakış&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/28011877-115745799257184011?l=komunistpartizan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/28011877/posts/default/115745799257184011'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/28011877/posts/default/115745799257184011'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://komunistpartizan.blogspot.com/2006/09/islami-lini-polis-cumhuriyetinden.html' title='İslami Linççi Polis Cumhuriyetinden manzaralar'/><author><name>s.k.editör</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-28011877.post-115738257615626639</id><published>2006-09-04T17:57:00.000+03:00</published><updated>2006-09-04T20:30:12.633+03:00</updated><title type='text'>Hafıza-ı Beşer (Dün Kore Bugün Lübnan ya da Dinin İşlevi Üzerine)</title><content type='html'>&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/3007/2960/1600/097.0.jpg"&gt;&lt;img style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/3007/2960/200/097.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;25.6.1959 &lt;strong&gt;Nazım Hikmet&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Kore harbi ve yobazlar hakkında &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Yeşil sancak, Kara kuvvet&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Yobazların saltanatının yakın tarihimizde kimlerin eliyle ve nasıl kurulduğunu bilmeliyiz. Bu bilinmeden kara kuvvete karşı başarıyla dövüşmenin yolu yok. Halkımızın ruhunu yeşil sancaklı yılanın ağusundan kurtarmak isteyenler 1950 seçimlerini hatırlasın. Demokratlar başta, seçime resmen katılabilen bütün partiler, bir tek fazla oy alabilmek için, yobazların karşısında rükua vardıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı yıl Kore harbi başladı, Amerikalılar asker göndermemizi emretti. Menderes'i, İsmet'i bu emre boyun eğdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk delikanlılarını yedi deniz ötesi ve adını bile işitmedikleri bir memlekete öldürmeğe ve ölmeğe göndermek zordu. Bu zorluğa karşı bir yandan polis ve kışla terörüne baş vuruldu. Kore harbine katılmamızı protesto edenler, bu cehenneme gitmek istemiyenler hapislere atıldı. Askeri mahkemelere verildiler. Bir yandan da, iktidardaki, muhalifi, Amerika'ya satılan bütün parti liderleri, yobazların önünde cedde etti. Türk askerinin çoğu dindardı. İslam dininin Amerikan dolarına âlet edilmesi gerekiyordu. Camilerde yobazlar:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Kim ki Kore'ye gider de orda bir komünist keserse mekânı cenneti âlâdır, diye vaazlara başladı. Hattâ, iki komünist kesenin cennette çoluğunu çocuğunu da götürebileceği tebşir edildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Radyolar bu vaazları memlekete yaydı. Canından bezmiş fakir, aç, Türk köylü çocukları cenneti âlâda baklavaya böreğe kavuşabilmek için Kore'de şehitlik şerbetini nuş etmeğe çağırıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte o gün bu gündür Yeşil sancak Demokrat Partisi'nin sancağı olmuştur. Kara kuvvet Kore'de dökülen kanlarla beslenerek böyle semirmeğe başladı. Yobazların iftar sofrasına Kore'de ölenlerin param parça etlerini koyanlar, onlara, Atatürk inkılaplarını da domuz dişleriyle kemirmek imkânını verenlerdir. Bu iftar sofrasında hizmet eden baş garson Menderes'in yanında, elinde kanlı peçetesiyle İsmet de var. Bu kan, Kore topraklarında kardeşlerini öldürüp ölen Memetçiğin kanıdır. Türk halkı bu kanın hesabını soracaktır.&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/28011877-115738257615626639?l=komunistpartizan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/28011877/posts/default/115738257615626639'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/28011877/posts/default/115738257615626639'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://komunistpartizan.blogspot.com/2006/09/hafza-beer-dn-kore-bugn-lbnan-ya-da.html' title='Hafıza-ı Beşer (Dün Kore Bugün Lübnan ya da Dinin İşlevi Üzerine)'/><author><name>s.k.editör</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-28011877.post-115717030516771987</id><published>2006-09-02T06:47:00.000+03:00</published><updated>2006-09-03T11:31:16.420+03:00</updated><title type='text'>On yılda onbeş milyon LİNÇÇİ yarattık her yaştan!</title><content type='html'>Bu seneki 30 Ağustos Zafer Bayramı kutlamaları ilk defa alışıldık askeri törenlerin yanı sıra, Tekelci Polis Devletinin halk yığınları üzerindeki Şanlı Zaferinin bir temsili geçit resmine sahne oldu. "Örnek vatandaşlardan" oluşturulan linççi kuvvetlerle ve Polis kuvvetleri bir grup "hain" öğrenci üzerinde, emekçi halk çocuklarının "bananeci", "hain" ve "değişen ve globalleşen dünya gerçeklerini kavramaktan uzak" olan &lt;strong&gt;yaşama hakları&lt;/strong&gt;ndan kurtarılışlarını büyük bir çoşkuyla canlandırdılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/3007/2960/1600/7-2006-08-30.0.jpg"&gt;&lt;img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/3007/2960/400/7-2006-08-30.0.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;İşbirlikçi Sermaye Diktası ve onun şanlı Polis Devletinin resmidir: Polis, "İsrail askeri olmayacağız" diyerek "vatana ihanet eden" öğrenciyi boynundan yakalamış ve tüm gücüyle sıkıyor, kafasında gazete kağıdından hunisiyle linççi "örnek vatandaş" sırtını akşam bu görüntüleri hiç vermeyecek olan tekelci sarı basının sarı aracına dayayarak vuruyor. Sanki birisi "bana Polis Devletinin resmini çizebilir misin Cerrah?" diye sormuş...&lt;br /&gt;Linççi örnek vatandaş ülkemizde her türlü kanunun üzerinde dokunulmazlığa sahiptir, hele de başına şanlı Türk basınına bağlılığını simgeleyen bir huni geçirdi mi istediği herkesi dövebilir, katledebilir, yakabilir ama ne hikmetse karakola bir çay içmeye dahi davet edilmez...&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/3007/2960/1600/33-2006-08-30.jpg"&gt;&lt;img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/3007/2960/400/33-2006-08-30.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;"Namusumuzun bekçisi" Türk polisi "İsrail askeri olmayacağız" diye direten "sözde vatandaşı" vatan aşkıyla boğuyor...&lt;br /&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/3007/2960/1600/9-2006-08-30.jpg"&gt;&lt;img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/3007/2960/400/9-2006-08-30.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;Diğer bir "sözde vatandaş", son teknoloji marifetiyle "örnek yurttaşların" "güzel tepkisine" hazır hale getiriliyor.&lt;br /&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/3007/2960/1600/12-2006-08-30.jpg"&gt;&lt;img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/3007/2960/400/12-2006-08-30.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;blockquote&gt;Ve nihayet her eyleme eylemcilerin iki katı mevcutla katılan şanlı Türk polisi hain öğrenciyi tören alanında yeterince dayak yediğine karar verip biraz da karakolda işkence etmek üzere "kurtarmaya" karar verdiğinde ancak iki memur bulabiliyor. Vatandaşlığın asli gereklerini ve linç vazifelerini henüz tam olarak idrak edemeyen diğer vatandaşlar ise şaşkınlıkla olan biteni izliyor hatta birkaç kendini bilmez yardım ve yataklıkçı "ya çocuklar İsrail'i protesto ediyor, asker yollanmasın diyor" diyecek oluyor. Bir potansiyel sözde vatandaş kız çocuğu ise bu tabloyu görmemek için gözlerini sıkı sıkı kapatıyor. &lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;Son yirmi yılda katıksız sermaye diktatörlüğünün polis devleti ve onun baş tamamlayıcısı tekelci basınıyla yarattığı tablo bir "Zafer Bayramı"na böyle yansıyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;On yılda onbeş milyon LİNÇÇİ yarattık her yaştan,&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;Robokoplarla ördük anayurdu dört baştan!&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/28011877-115717030516771987?l=komunistpartizan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/28011877/posts/default/115717030516771987'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/28011877/posts/default/115717030516771987'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://komunistpartizan.blogspot.com/2006/09/on-ylda-onbe-milyon-lini-yarattk-her.html' title='On yılda onbeş milyon LİNÇÇİ yarattık her yaştan!'/><author><name>s.k.editör</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-28011877.post-115704191914413765</id><published>2006-08-31T19:29:00.000+03:00</published><updated>2006-08-31T19:31:59.163+03:00</updated><title type='text'>Yadsı ve Mum</title><content type='html'>Hizbullah: Nasrallah röportajı gerçek değil  &lt;br /&gt;31.08.2006 17:33 -  &lt;a href="http://haber.mynet.com/detail_news/?type=flash&amp;date=31Agustos2006&amp;no=N26949&amp;from=home&amp;ref=mynetHome" target="_blank"&gt;Mynet Haber&lt;/a&gt; &lt;br /&gt;Beyrut (AA)- Lübnan'da bulunan Hizbullah örgütü, Türkiye'deki bir gazetede bu ay yayımlanan röportajın gerçek olmadığını açıkladı. Hizbullah'ın basın sorumlusu Hüseyin Rahhal tarafından yapılan yazılı açıklamada, 12 Ağustosta bir Türk gazetesinde yayımlanan, Genel Sekreter Hasan Nasrallah ile görüşüldüğü belirtilen röportajın yapılmadığı ifade edildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Açıklamada, Hizbullah liderinin Ağustos ayında Lübnanlı olmayan hiçbir gazeteciyle görüşmediğine işaret edilerek, şunlar kaydedildi: "Genel sekreterimiz Nasrallah, Ağustos ayı içinde ne bir Türk gazetecisiyle ne de Lübnanlı olmayan bir başka gazeteciyle röportaj yapmıştır. Doğru olmayan, gazeteciliği, güvenirliği ve objektifliği zedeleyen hayali röportaj karşısında, Hizbullah'ın bunu yayımlayanlara karşı her türlü hukuki haklarını saklı tutmaktayız."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Naylon röportaj şarlatanlığını teşhir eden herkese etmedik hakaret bırakmayanların ve onlara çanak tutanların yüzü kızaracak mı? Umarız...&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/28011877-115704191914413765?l=komunistpartizan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/28011877/posts/default/115704191914413765'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/28011877/posts/default/115704191914413765'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://komunistpartizan.blogspot.com/2006/08/yads-ve-mum.html' title='Yadsı ve Mum'/><author><name>s.k.editör</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-28011877.post-115697307813972481</id><published>2006-08-31T00:19:00.000+03:00</published><updated>2006-08-31T00:35:49.373+03:00</updated><title type='text'>Hafıza-ı Beşer (Majestelerinin Solu'ndan portreler)</title><content type='html'>&lt;strong&gt;Taha Akyol onaylı "sosyalizm" ve "sosyolojik" AKP reklamcılığı yapanları hatırlayalım.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;‘Muhafazakâr demokrat inkılap’&lt;/strong&gt; Taha Akyol /&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.milliyet.com/2002/12/09/yazar/akyol.html" target="_blank"&gt;Milliyet, 9 Aralık 2002&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SOSYALİST solun entelektüel ve yarı akademik dergisi Birikim’in son sayısında AKP inceleniyor. (E mail ardesi; birikim@iletisim.com.tr)&lt;br /&gt;"DEHAP’ın umulan, beklenen oy oranının hayli altında kalmasına" ve "‘sosyalist’ etiketli partilerin ikidir tekrarlanan hazin oy oranları"na karşılık, AKP’nin seçim zaferi, dergide şöyle sunuluyor:&lt;br /&gt;"Muhafazakar demokrat inkılap, 1946 - 1983 ve sonunda 3 Kasım."&lt;br /&gt;Ömer Laçiner yazıyor:&lt;br /&gt;"Eğer 1946 - 50 seçimlerinin Türkiye’nin siyasal düzeninde bir devrim olduğu söylenebiliyorsa, 3 Kasım’da bundan daha kapsamlı ve derinlikli bir devrimin gerçekleştiği pekala ileri sürülebilir..."&lt;br /&gt;Laçiner burada "devrim"i ihtilal değil, "inkılap, kalıp değiştirme" anlamında kullandığını belirtiyor. (Sf. 11)&lt;br /&gt;Laçiner "irtica" falan gibi resmi lafları değil, sosyal bilimlerin kavramlarını kullanıyor. AKP’nin seçim zaferini, 1930’daki Serbest Fırka, 1950’deki DP, 1965’teki AP ve 1983’teki ANAP gibi, "kurulu devlet düzenine karşı kitlesel tepkiyi" yansıtan orta sınıf hareketi olarak niteliyor. (Sf. 19)&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;ORTA SINIF yani burjuvazi ve AKP bağlamında Müslüman burjuvazi hareketi demokratik olabilir mi?&lt;br /&gt;Mesele sosyalist teoriden çok, resmi ideoloji için ‘kritik’tir.&lt;br /&gt;Laçiner’e göre "arkaikleşmiş bir devlet anlayışına" karşı "hesap soran" bir konumda olacağı için AKP demokrasiyi güçlendirebilir. (Sf. 20)&lt;br /&gt;Siyaset Bilimci Ahmet İnsel’in analizi:&lt;br /&gt;"Bu muhafazakar modernleşmeci... yeni orta sınıfın en büyük özelliği, geleneksel cumhuriyet elitlerinin hegemonyasına tabi olmamasıdır."&lt;br /&gt;Tayyip Erdoğan "geleneksel cumhuriyet elitlerinin geçtiği yollardan büyük ölçüde geçmemiş" bir "halk çocuğu"dur: Ecevit, Demirel, Baykal ve Derviş "halkçı", Erdoğan ise "halkötır tip olarak. Böylece:&lt;br /&gt;"Devletle en mesafeli parti, parlamentoda ezici bir çoğunluk elde etti."&lt;br /&gt;Bu temsil gücüyle AKP iktidarı "olağan bir demokratik rejime yumuşak ama sonuçları itibarıyla radikal bir geçişi" başarabilir. (Sf. 22 - 23)&lt;br /&gt;Sol, devletçi odakların irtica kışkırtmalarına kapılmamalıdır. (Sf. 28)&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;İNSEL AKP’in Amerika’da iktidardaki Cumhuriyetçi Parti’ye benzediğini anlatıyor: İçinde milliyetçi ve otoriter unsurlar da var. "Pragmatizm, girişimcilik, icraatçılık, iktisadi liberalizm" de önemli bir benzerliktir. Çoğunluğu ve çoğunluğun değerlerini temsil etmenin verdiği rahatlık, "pragmatizmin hoşgörü olarak da tezahür etmesine yol açabiliyor..."&lt;br /&gt;İnsel’e göre AKP’lilerin "Türkiye dışında en yakın hissettikleri oluşumun, Cumhuriyetçi Parti’nin kalbini oluşturan ABD muhafazakarlığı olması bir rastlantı değil." (Sf. 24)&lt;br /&gt;Abdullah Gül de, Avrupa’daki baskılardan kaçıp Amerika’yı oluşturan özgürlükçü dindarlarla kendileri arasında benzerlik kurmuştu.&lt;br /&gt;Bu benzerlik Erdoğan’ın Washington gezisinde ne ölçüde Türkiye’nin işine yarayacak, göreceğiz...&lt;br /&gt;Şunu da belirtmek lazım: Bush’un partisinden farklı olarak, AKP elitlere değil, orta ve alt sınıflara dayanan bir muhafazakar partidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;ve bunları okudukça Can Yücel ustadan ister istemez akla geliveren bir şiir:&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"&lt;strong&gt;Dönmeyenler&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyle keyifli yazıyorum ki&lt;br /&gt;Bu adamlar hem üniversitede var&lt;br /&gt;Hem gazetede yazar&lt;br /&gt;Hem de bozarlar&lt;br /&gt;Asaf Savaş sakat&lt;br /&gt;ve Belgeli Murat&lt;br /&gt;Çok ingilizce bilir&lt;br /&gt;Ama Helsinki’yle güvey girer&lt;br /&gt;Bu özel üniversite randevucuları&lt;br /&gt;Aydın Doğan solcuları&lt;br /&gt;Dünyaya birşey öğreteceklerini&lt;br /&gt;sanırlar&lt;br /&gt;Ekonomi ekonomi diye&lt;br /&gt;Kendilerini unuttukları gibi&lt;br /&gt;Bizleri de unuturlar&lt;br /&gt;Bu adamların listesi&lt;br /&gt;Asaf Savaş Sakat&lt;br /&gt;Belgeli Murat&lt;br /&gt;Ekonomist Mete Tunçay,&lt;br /&gt;Türker Alkan, Füsun Özbilgen&lt;br /&gt;Başlangıç Celal&lt;br /&gt;Laçiner’i saymıyorum&lt;br /&gt;Adları lazım değil&lt;br /&gt;Kendileri lazımlık"&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/28011877-115697307813972481?l=komunistpartizan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/28011877/posts/default/115697307813972481'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/28011877/posts/default/115697307813972481'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://komunistpartizan.blogspot.com/2006/08/hafza-beer-majestelerinin-solundan.html' title='Hafıza-ı Beşer (Majestelerinin Solu&apos;ndan portreler)'/><author><name>s.k.editör</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-28011877.post-115693384505738447</id><published>2006-08-30T13:09:00.000+03:00</published><updated>2006-09-03T10:27:26.540+03:00</updated><title type='text'>Hizbullah sayıklamaları ve bunların kaynağı hakkında</title><content type='html'>1- Sosyalist gruplarımız Hizbullah egzotizmi aşkına her türlü saçmalamaya hazır görünmektedirler. Naylon röportajla ilgili iddialara cevap veren yazısında Evrensel yazarı göz göre göre yapılan sahtekarlığa karşı çıkanları tam liberal burjuvazinin ağzıyla “laikçilik”le “suçluyor” -bir marksist düşünelim ki ona göre laisizm bir suçtur! Bunda ne idüğü belirsiz bir “Doğu Konferansı” adı altında liberal-sol ve açıkça gerici “aydınlarla” çok belirsiz bir “doğu” egzotizmi ve mistisizmi düşüncesiyle bir araya gelmenin etkisi görülüyor. Bu platformun çerçevesi kurucuları tarafından şöyle ifade ediliyor: “Farklı fikirleri, geçmişleri, ideolojileri ve uğraşıları olan bu aydınlar konuşulacak çok meselenin olduğunu gördüler. Dert ortaktı. Kuşatma ideoloji, sınıf, statü, ırk, din ayrımı yapmıyor, herkesi aynı derecede etkiliyordu.” &lt;a href="http://www.karakutu.com/modules.php?name=News&amp;file=print&amp;amp;sid=1798" target="_blank"&gt;Doğu Konferansı Nedir?&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Marksist aydınların bir bölümü emperyalizmin bölgeyi işgalinin “ideoloji, sınıf, statü ayrımlarını sildiğini” iddia eden böyle yalancı bildirilere imza atarak kendi ideolojilerini kolayca aşağılamayı son yıllarda alışkanlık haline getirmişlerdir. Burada görülen ideolojik çöküntü yanında Marksist yayın organlarının, dolandırıcılığı uzmanlık haline getirmiş bir grubun oyununa gelmesi hafif kalmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu garip karışımdan kaçınılmaz olarak büyük bir ideolojik kafa karışıklığı, neredeyse bir kimliksizleşme çıkıyor, örneğin Evrensel yazarı şöyle yazabiliyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;p&gt;&lt;em&gt;“Dünyadaki siyasal gelişmeleri, özellikle komünist partiler ve sol hareketleri izleyenler çok iyi bilir ki, sol ve komünist partiler ile İran, Suriye,Filistin, Lübnan halklarının ABD ve İsrail’e karşı, BOP’a karşı dayanışması&lt;br /&gt;giderek gelişiyor ve ilişkiler protokol ilişkileri değil.”&lt;/em&gt; (&lt;a href="http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=7254" target="_blank"&gt;Evrensel'in açıklaması&lt;/a&gt;ndan)&lt;/p&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evrensel yazarı &lt;em&gt;“sol ve komünist partilerle İran, Suriye, Lübnan halklarının dayanışması”&lt;/em&gt;nın &lt;em&gt;“giderek geliştiğinden”&lt;/em&gt; sözediyor, Doğu Konferansı amalgamı içinde komünizmi, İran, Suriye ve Lübnan halklarında bulunmayan bir din zannetmeye başlamış, sol ve komünist partiler bu halklarla ancak dışardan “dayanışma”yı o da şimdilerle geliştiriyor da biz “laikçiler” bunu bilmediğimiz için şaşırıyoruz. Bu ülkeler ve halklar kısaca “Doğu”dur, içlerindeki “ideoloji, sınıf, statü farklarının” emperyalist işgal tarafından bir anda silindiği toplumlarda komünizmin, sınıf partilerinin olmaması "doğal"dır. Ne varki böyle toplumlar yalnızca Doğu Konferansçılarının hayallerinde yaşamaktadır. &lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/3007/2960/1600/naji39.jpg"&gt;&lt;img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/3007/2960/320/naji39.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;Emperyalizmin bölgedeki saldırıları sınıf mücadelesini kaldırmıyor, bilakis şiddetlendiriyor &lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Türkiye’yle aşağı yukarı benzer gelişme tarihi olan bu ülkelerde İslamcı partiler daha ortada yokken kurulmuş köklü komünist partileri ve bunların uzun mücadele tarihlerini dünkü çocuk olmayan Evrensel yazarı anakronik bir tür sol-oryantalizm aşkına unutmuş mudur, unutmak mı istemiştir, bu nasıl bir hafıza kaybıdır diye sormamak işten değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2 – Naylon Nasrallah röportajının sahteliğiyle ilgili iddiaları ilk kez dile getiren ama başından beri sahtekarlığın adını sahtekarlık olarak koyamayan ve hala kuşkulardan söz edebilen Sendika.org sitesi de Evrensel’in yanıtına karşı bir yanıt yayınlıyor. Sözde siyasal islamcılığa karşı çok bilinçli ve eleştiren bir tutum takınan bu çevre de yazısında yine Hizbullah aşkına toz kondurmadığı gibi göz yapayım derken kaş çıkartıyor ve Marksizmi bozuk para gibi harcayan yeni harikalara imza atılıyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;em&gt;“Yine röportajda Nasrallah’ın ağzından "bizimle birlikte kardeşlik ve özgürlük için savaşmak isteyen sosyalist dostlarımıza diyoruz ki, “Din afyondur” diye gelecekseniz hiç gelmeyin" denilmektedir. Bilindiği gibi Marks’ın ifadesi, “Din öncelikle ıstıraptır, aynı zamanda da gerçek ıstırabın dile gelmesi ve protestosudur. Din ezilenlerin ahıdır; kalpsiz dünyanın kalbi, ruhsuz ortamın ruhudur. Din insanın afyonudur” biçimindedir. Yine bilindiği gibi Marks’ın yaşadığı dönemde afyon halen “yatıştırıcı bir ilaç” olarak kullanılıyordu. Bu sözlerin “narkotikçi” gibi kavranışı Türkiye gericilerine özgü bir yorumdur. Aynı yorum biçimini Nasrallah’ın da benimsemiş olması tuhaftır.” (&lt;/em&gt;&lt;a href="http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=7297" target="_blank"&gt;&lt;em&gt;Sendika.org, "Evrensel kuşkularımızı gidermedi"&lt;/em&gt;&lt;/a&gt;&lt;em&gt; )&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;Herhalde Engels’in &lt;em&gt;“partinin halkı alıklaştıran din afyonu ile savaşma görevinden el çeken en bayağı küçük-burjuva &lt;&lt;özgür düşünürlük&gt;&gt; düzeyine düşüren Alman oportünizmine doğrudan bir darbe indirişinden”&lt;/em&gt; sözederken Lenin de dinin &lt;em&gt;“Türkiye gericilerine özgü narkotikçi kavranışının” &lt;/em&gt;etkisinde kalmıştı! Böyle kafa göz yaran “düzeltmeler” olsa olsa cahil cesaretini kanıtlar. İdeolojimizin klasiklerini adamakıllı okumadıkları gibi, okudukları kadarını da anlayamayan kişilerin Marksizm adına kolayca yazarlığa soyunmaları, 80 küsur yılını geride bırakan Marksist hareketimizde hala zarar vermeye devam ediyor. Bu bağlamda Sendika.org’taki arkadaşlarımızın son yazılarında yer yer bizim çeviri ve yazılarımızdaki görüşleri -kaynak göstermemeye özen göstererek- olduğu gibi tekrar ettikleri halde ( &lt;em&gt;Komünist Bakış&lt;/em&gt;’ın &lt;a href="http://komunistpartizan.blogspot.com/2006/08/naylon-eyhler-ve-lbnan-gerei.html" target="_blank"&gt;22 Ağustos tarihli yazısı&lt;/a&gt;yla &lt;em&gt;Sendika.org&lt;/em&gt;’un &lt;a href="http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=7297" target="_blank"&gt;25 Ağustos tarihli yazısı&lt;/a&gt;nı karşılaştırınız), tartışmayı sunarken bizim görüşlerimizi yok saymalarına şaşırmıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3- Sorunun özü ideolojiktir. Şarlatanların şarlatanlık tekniklerinin gelişmişlik derecesine değil nereye yem attıklarına bakmalıyız. Hemen tüm fraksiyonların ideolojik zaaflarına seslenmeye özen gösteriyorlar, “ezilenler” diye başlayıp “Denizler’i” Şeyhin ağzına koyuyorlar. Böylece Lübnan’da ve Ortadoğu’nun bütününde sınıf mücadelesini yadsımak koşuluyla &lt;em&gt;“farklı fikirleri, geçmişleri, ideolojileri ve uğraşıları olan bu aydınlar”&lt;/em&gt;ı bir araya getiren Doğu Konferansı ideolojisini biraz abrakadabrayla da olsa “gerçekleştirmiş” oluyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buna Marksist hareketin ağır bölünmüşlüğünün etkileri de eklenmektedir. Hareketin bölünmüşlüğü ve gruplar arasında deterjan firmalarını aratmayan mevcut rekabet psikolojisi içinde bir yanda liberal hatta gerici “aydınlar” doğal müttefik sayılırken ve bir basın kartları olmadığı halde, bir gün Kim Jong İl'le görüştüklerini, ertesi gün Fidel Castro’yla balık tuttuklarını, bir başka gün Hizbullah’la “Denizler” nostaljisi konuştuklarını iddia eden, internetten topladıkları görüntüleri Lübnan’dan bin bir zorlukla çektiğimiz belgesel görüntüler diye satabilecek kadar ilkeli, bizim değerlerimizi, bizim yanılsamalarımızı, bizim zaaflarımızı bize satmayı geçim kapısı haline getiren bir grup şarlatan, iyi, güvenilir çocuklar olurken, öte tarafta bu işte bir iş var, oyuna gelmeyelim, değerlerimizi bu kadar kolay sömürtmeyelim diyenlerin iftiracı “laikçiler” olarak kolayca suçlanması anlaşılır bir durumdur. Ancak anlaşılır olması onunla mücadele edilmeyeceği, ona boyun eğileceği anlamına gelmez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konferansçıların zannetiklerinin aksine tüm bölgede sınıf mücadelesi kesintisizce devam ediyor, emperyalizmin hegemonyacı saldırıları sınıf mücadelelerini kaldırmak yerine şiddetlendiriyor. Evrensel yazarının sınıf ve ideoloji farkı gözetmeden bir araya geldiği “aydınlar” arasında örneğin bir “Marksist” Ömer Laçiner’in televizyonlara çıkarak &lt;em&gt;“Türkiye’nin demokratik devrim sürecini tamamlayacak hareket”&lt;/em&gt; olarak pazarladığı AKP’li azınlık diktası emekçi halkın çocuklarının kanını satışa çıkarıyor; oryantalistlerin komünizmi ve laikliği lüks-yabancı madde olarak gördükleri Lübnan’da ise her millet ve “dinden” emekçi halk ülkelerinin gerçek bir bağımsızlığı için savaşın, cemaatçilik boyunduruğuyla ülkeyi elinde tutan burjuva-işbirlikçi hükümetlere karşı savaştan, katı biçimde laik bir devrimci halk iktidarının kuruluşu için savaştan ayırt edilemeyeceğini her geçen gün daha iyi anlıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzun sözün kısası hareketimizin sol-islamcı liberalizmin kuyrukçuluğundan da, bilmem hangi Amerikan üniversitesindeki öğrencinin Hizbullah’a aşk şiirlerini yayınlayan &lt;em&gt;Monthly Review&lt;/em&gt; acentacılığının Marksizmi cahilce sulandıran turist bakış açısından da kurtarılması gerekiyor. "Bunu o küçük boyunuzla siz mi yapacaksınız” diyenlere, “siz niye yapmıyorsunuz”, diyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;Komünist Bakış&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/28011877-115693384505738447?l=komunistpartizan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/28011877/posts/default/115693384505738447'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/28011877/posts/default/115693384505738447'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://komunistpartizan.blogspot.com/2006/08/hizbullah-sayklamalar-ve-bunlarn-kayna.html' title='Hizbullah sayıklamaları ve bunların kaynağı hakkında'/><author><name>s.k.editör</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-28011877.post-115654772127440491</id><published>2006-08-26T00:44:00.000+03:00</published><updated>2006-08-26T02:29:09.493+03:00</updated><title type='text'>Süha Beşara: “Lübnan’da Köylerimizi Yeniden İnşa Edeceğiz”</title><content type='html'>&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/3007/2960/1600/souha-bechara.jpg"&gt;&lt;img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/3007/2960/400/souha-bechara.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;13 Ağustos’ta PTB (Belçika Emek Partisi) ve Halk İçin Sağlık’ın girişimiyle gerçekleşen Lübnan ve Filistin’le dayanışma toplantısına 500’den fazla kişi katıldı. Lübnanlı direnişçi Süha Beşara, özel davetliydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Süha Beşara Lübnan direnişinin önde gelen bir ismi. 20 yaşındayken, 1988 yılında Lübnan’ın İsrail tarafından ilk işgali sırasında, Güney Lübnan’ı İsrail’le işbirliği içinde kontrol altında tutan ordunun komutanı Antoine Lahad’ı öldürme girişiminde bulundu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;On yıl boyunca (1989-1998) yargılanmaksızın Güney Lübnan’daki korkunç Khiam hapishanesinde tutuldu. Serbest bırakılışından bu yana, İsrail’de alıkonulan 10.000 Filistinli ve Lübnanlı tutsağın özgürlüğü için savaşıyor.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Röportaj: David Pesteau (23-08-2006)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-İsrail 12 Temmuz savaşını iki İsrailli askerin kaçırılmasına karşılık olarak başlattı. İsrail’in elinde 10 yıl boyunca rehine kalan biri olarak sizin tepkiniz nedir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Süha Beşara: Öncelikle, İsrail Yüksek Mahkemesinin 90’larda aldığı bir kararın, 1980’li yıllarda kaybolan İsrailli pilot Ron Arad hakkında bilgi verebilecek herhangi bir Lübnanlı’yı kaçırma ve alıkoymayı kendilerince meşru ve yasal kıldığının altını çizmeliyim. Lübnanlı sivillerin İsrailliler tarafından Lübnan topraklarında kaçırılması defalarca gerçekleşti. Bu haziran ayında bir yenisi oldu. Bu kabul edilebilir mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;12 Temmuz’da Lübnanlılar’ın tepkisi de ne Kudüs’ten sivilleri kaçırmak ne da Tel-Aviv’i bombalamaktı. Yapılan, Lübnanlı ve Filistinli tutsakların serbest bırakılması için pazarlık etmek için, savaş alanında bulunan iki İsrailli askerin yakalanmasıydı. Bugün 10.000 kişinin olduğu gibi ben de İsrail’de Filistinli tutsaklardan biri olsaydım, 12 Temmuz’da mutlu olurdum. Çünkü bir gün serbest kalmaları için kendilerine tanınan tek şans tutsak değiş tokuşu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Bazıları diyor ki ne olursa olsun İsrail’in Hizbullah terörüne karşı bir şeyler yapma hakkı vardır…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Süha Beşara: Onlara şunu söylerdim: bir suçlunun bir binada olduğunu düşünelim, bu suçluyu etkisiz hale getirmek için binayı havaya mı uçururduk? Kimin Hizbullah’tan olup kimin olmadığını genetiğe dayanarak ayırt edecek akıllı bombalara mı inanılıyor?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hangi hakla 22.000 bina yıkıldı, binlerce cana kıyıldı? Lübnan’ın sembollerinden uluslararası Beyrut havaalanı neden bombalandı? Burası Hizbullah’ın gizli bir cephaneliği miydi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Savaş için öne sürülen sebep, “Hizbullah’ı silahsızlandırmak”, hem bir ekonomiyi hem de çevreyi yok etme hakkını veriyor mu? Lübnan sahillerini, hatta Yunan ve Kıbrıs sahillerini kirletecek kadar (bir Lübnan petrol rezervuarından İsrailliler tarafından bombalanması sonucu yayılan petrolle, redaktörün notu).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hizbullah hakkında görüşümüzü bir yana bırakalım. Hizbullah’ı aşan şeyler var. Daha önce de Lübnan’ın işgalini yaşadık. 1978’de, 1982’de. İsrail o zaman da Filistinliler’i silahsızlandırmak için gelmişti. Filistinliler silahsızlandırıldılar, silahlı adamlar Lübnan’ı terk etti, ardından Sabra ve Şatila katliamı oldu (bu iki kampta yaşayan 1000’den fazla Filistinli göçmen General Şaron tarafından korunan İsrail yanlısı milislerce soğukkanlılıkla katledilmişti, redaktörün notu).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve İsrail 18 yıl boyunca Filistin sorununu bahane edip Lübnan’a müdahale etti. Şimdi İsrail başka bir şey öne sürüyor, artık Filistinliler değil de Hizbullah.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-İsrail’in Lübnan’a karşı bu vahşiliğinin nedeni nedir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Süha Beşara: İsrail kendisine hayır demeye cesaret etmiş veya etmekte olan herkese vurmak istiyor. Öncelikle Hizbullah’a, fakat İsrail işgaline karşı silaha sarılan diğer tüm Lübnanlı partilere de, Lübnan Komünist Partisi, Nasırcılar, Halk Hareketi gibi. İsrail 2000 yılında Güney Lübnan’dan çıkmak zorunda kaldığı zaman yaşadığı yenilgiyi asla kabullenemedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkincisi, Lübnan çok-inançlı yapısıyla tek bir inanca, tek bir kurucu ideolojiye dayalı İsrail’le karşıtlık oluşturuyor. İsrail’e, Belçika’dan ya da ABD’den göçecek bir Yahudi bugün orada yaşayan milyonlarca Arap’tan daha fazla hakka sahip olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son olarak, bir İran-Amerika sorunu var. Condoleeza Rice’ın dediği gibi, bu savaşla Lübnan’ı yeni Amerikan Orta-Doğusu’nun kapısı yapmak hedefleniyordu. Ayrıca bölgede başka ittifaklar arayanları ezmek. Burada Amerikan ve İsrail çıkarları çakıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-BM’nin “çatışmaların durdurulması”nı talep eden kararı ve Güney Lübnan’a uluslararası güç gönderilmesi hakkında ne düşünüyorsunuz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Süha Beşara: Uluslararası topluluğun Kana katliamından sonra dile getirdiği “üzüntüler” ve Lübnan’da 4 BM (Birleşmiş Milletler Lübnan Geçici Güçleri) askerinin hayatına mal olan İsrail saldırısı sonrası “üzüntüler”iyle Hizbullah’ın silahsızlandırılması “talebi” arasında bir uçurum bulunuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkincisi, bilmelisiniz ki İsrailliler şu son günlerde Güney Lübnan’da bazı bölgeleri tümüyle yakmaya, köyleri tümüyle yıkmaya çalıştı. Buldozerlerle gelmeleri tesadüf değildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat son kararla, İsrailliler çok uzağa gidemedi ve amaçlarının hiçbirine ulaşamadılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hizbullah silahsızlandırılmadı ve silahsızlandırılmayacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki İsrailli asker Lübnanlı tutsaklarla değiş tokuş olmazsa iade edilmeyecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güney Lübnan’da BM birlikleri ve Lübnan ordusunun oluşturacağı tampon bölgeye gelince, pratikte göreceğiz. Fakat biz Lübnanlılar, geri dönecek ve köylerimizi yeniden inşa edeceğiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kararla, uluslar arası topluluk tam olarak İsrail’e utançtan kurtulması için bir kapı açmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve Hizbullah lideri Nasrallah tarihsel bir karar aldı: bu kararı tüm çekincelere karşın, insani krizin dramatik sonuçlarını azaltmak amacıyla kabul etti. Oysa Hizbullah ve Lübnan direnişi askeri mücadeleyi devam edebilecek durumdaydı. Fakat bugün Lübnan’da onların asıl gücü askeri değil, halk desteğidir. Özellikle de bu savaştan sonra.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;çeviri: &lt;em&gt;&lt;span style="color:#ff6600;"&gt;Stalin Arşivi&lt;/span&gt;&lt;/em&gt; çeviri birimi (26-08-2006)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ayrıca bkz: &lt;a href="http://www.stalinkaynak.com/yasayan/suha_besara"&gt;http://www.stalinkaynak.com/yasayan/suha_besara&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/28011877-115654772127440491?l=komunistpartizan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/28011877/posts/default/115654772127440491'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/28011877/posts/default/115654772127440491'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://komunistpartizan.blogspot.com/2006/08/sha-beara-lbnanda-kylerimizi-yeniden.html' title='Süha Beşara: “Lübnan’da Köylerimizi Yeniden İnşa Edeceğiz”'/><author><name>s.k.editör</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-28011877.post-115653852115973512</id><published>2006-08-25T23:14:00.000+03:00</published><updated>2006-08-25T23:46:08.070+03:00</updated><title type='text'>Turgut Koçak'a Özgürlük!</title><content type='html'>Türkiye Sosyalist İşçi Partisi (TSİP) onursal genel başkanı &lt;strong&gt;Turgut Koçak&lt;/strong&gt;, F-Tipi cezaevlerini protesto eylemleri sürecindeki onurlu tutumu yüzünden baskıya maruz kalmaya devam ediyor. TSİP tarafından yapılan basın açıklamasına göre Turgut Koçak partisinin Marmara ve Trakya bölgelerindeki kuruluş ve örgütlenme çalışmalarına katılmak üzere hareket ettikten bir süre sonra vardığı Düzce ilinde polis ve jandarma tarafından 22. 08. 2006 günü gözaltına alındıktan sonra tutuklanmış ve cezaevine konmuştur. TSİP genel başkanı olduğu dönemde de Turgut Koçak aynı gerekçeyle verilen kararlarla 2000 yılında tutuklanmış ve uzun süre hapis yatmıştı. Sosyalist güçler üzerinde sömürücü sınıfların taşeronluğunda yürütülen hukuksuz baskıları kınıyor, TSİP onursal başkanı Turgut Koçak'ın derhal serbest bırakılmasını talep ediyoruz!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Baskılar sosyalistleri yıldıramaz! Turgut Koçak'a Özgürlük! &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Destek ve irtibat için: &lt;a href="http://www.tsip1974.com"&gt;http://www.tsip1974.com&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/28011877-115653852115973512?l=komunistpartizan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/28011877/posts/default/115653852115973512'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/28011877/posts/default/115653852115973512'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://komunistpartizan.blogspot.com/2006/08/turgut-koaka-zgrlk.html' title='Turgut Koçak&apos;a Özgürlük!'/><author><name>s.k.editör</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-28011877.post-115653647305800871</id><published>2006-08-25T22:54:00.000+03:00</published><updated>2006-08-26T00:55:13.236+03:00</updated><title type='text'>Gericiliği ezin!</title><content type='html'>&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span &gt;Gericilik emekçi halka karşı işkence düzeninin başlıca silahıdır. Gericilikle uzlaşma, flört, "birarada yaşamak" yok! Gericiliği ezin!&lt;/span&gt; &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;24.08.2006 tarihli Cumhuriyet gazetesinden aktarma:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;İşkenceci patron &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Kendini 'şeyh' ilan etmiş &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Antalya'da ''Senin içinde şeytan var, şeytanı çıkaracağım'' diyerek sekreterine işkence yapan işadamıyla ilgili soruşturma derinleştirilirken Mustafa Hüseyin Kıvrık'ın kendisini "şeyh" ilan ettiği bilgisine ulaşıldı. &lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ANTALYA (Cumhuriyet) - Antalya'da, ''erkeklerle çok gezdiği'' gerekçesiyle sekreteri Meryem Sak 'a, ''Senin içinde şeytan var, şeytanı çıkaracağım'' diyerek bir ay boyunca işkence yapan işadamı Mustafa Hüseyin Kıvrık 'ın kendisini şeyh ilan ettiği, bürosunda dini sohbetler yaptığı ortaya çıktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sekreteri Meryem Sak'ı, Antalya kent merkezinde Karaalioğlu Parkı yanındaki evine götürüp ellerini kelepçeleyen ve zincirle karyolaya bağlayan bijuteri firması sahibi Mustafa Hüseyin Kıvrık, çekiçle genç kızın ayak parmaklarını ezmiş, kerpetenle dişlerini ve tırnaklarını çekmişti. Kıvrık, ''Senin içinde şeytan var. Günahkârsın. İçindeki şeytanı çıkaracağım'' diyerek işkence yaptığı Meryem Sak, bir ay boyu süren esaretten yine işadamı Kıvrık'ın iki kızının polise yaptığı ihbarla kurtuldu. Kıvrık ve kendisine yardımcı olan Meryem Sak'ın annesi Hatice Sak ile Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencisi kardeşi 19 yaşındaki Ahmet Sak'ın tutuklanmasının ardından soruşturmayı derinleştiren polis, korkunç olayın detaylarını ortaya çıkarmaya başladı. İşkence sırasında aşırı kan kaybeden genç kızın ölmemesi için tıp eğitimi gören kardeşinin pansuman yaptığı belirlendi. Bu arada polisin gözaltına aldığı sırada üzerinde bir muska bulunan Kıvrık'ın kendisini şeyh ilan ettiği öne sürüldü. Kıvrık'ın yanında 2 yıldır muhasebeci olarak çalışan Osman Göçer , olayı gazetelerde okuyunca dehşete düştüğünü söyledi. Göçer, ''Böyle bir olaya kalkışabileceği aklımın ucundan bile geçmedi. Ofisinde zaman zaman dini konular üzerine sohbet ederdik. Bir sohbette bana şıhlık yaptığını söyledi'' dedi.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/28011877-115653647305800871?l=komunistpartizan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/28011877/posts/default/115653647305800871'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/28011877/posts/default/115653647305800871'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://komunistpartizan.blogspot.com/2006/08/gericilii-ezin.html' title='Gericiliği ezin!'/><author><name>s.k.editör</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-28011877.post-115619765248256376</id><published>2006-08-22T00:05:00.000+03:00</published><updated>2006-08-26T00:43:11.333+03:00</updated><title type='text'>Naylon Şeyhler ve Lübnan Gerçeği</title><content type='html'>&lt;strong&gt;Radyonuzu açın: birazdan Şeyhiniz konuşacak! &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;12 Ağustos tarihli Evrensel gazetesinde &lt;em&gt;Şey Bedrettin Film Kolektifi &lt;/em&gt;adında bir grubun iki üyesi tarafından Hizbullah lideri Şeyh Hasan Nasrallah'la yapıldığı iddia edilen &lt;a href="http://www.evrensel.net/06/08/12/dunya.html#1" target="_blank"&gt;röportaj&lt;/a&gt;ın sahteliğiyle ilgili iddialar &lt;a href="http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=7233" target="_blank"&gt;Sendika.org sitesinin haberinde&lt;/a&gt; ele alındı. Hizbullah ve Lübnan'da süren mücadele hakkında biraz olsun bilgisi olanlar için bu röportajın sahteliği konusunda hiçbir şüphe olamaz. Boyalı basından alışık olduğumuz masa başında gazetecilik yöntemiyle hazırlanan sanal röportaj, İsrail'in son vahşi saldırısına karşı verilen direniş dolayısıyla tüm dünyada popülaritesi artmış olan Hizbullah liderinin ağzından Türkiyeli komünistlere bir ders vermeyi amaçlıyor, tüm ülkelerde ve her koşul altında komünist hareketin -zorunlu ittifakları asla dışlamayan- bağımsızlığını, hem ideolojik hem siyasal planda korumakta israr eden marksistleri &lt;em&gt;"değişen çağın ve ortadoğu bölgesinin gerçeklerini anlayamayan dogmatikler"&lt;/em&gt; olarak suçlayan öğrenci solunun fersudesi çıkmış iddialarını bir de Hizbullah liderinin ağzından tekrarlıyordu. Ne var ki naylon Nasrallah öğrenci solunun ideolojisini olaylara yansıtmak çabasıyla birçok bilgi hatasına yer vermek zorunda kalmıştı: örneğin sosyalistlerin "ortak düşmana karşı ortak savaşıma" eskisi gibi katılmadıklarını iddia ediyor ve &lt;em&gt;"biz isterdik ki, Lübnan’da sosyalist kardeşlerimizle emperyalizme ve siyonizme karşı omuz omuza savaşalım." &lt;/em&gt;diye teessüflerini bildiriyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekte Lübnanlı komünistler ve diğer devrimci-laik güçler, arkalarında Hizbullah'ın kolaylıkla ulaşabildiği Suriye, İran gibi devletlerin sağladığı maddi olanaklardan tamamen yoksun oldukları halde, son direniş hareketine cephenin en önünden, cephe gerisinde halkın örgütlenmesine kadar her düzeyde bütün güçleriyle katıldılar. Lübnan Komünist Partisi direniş boyunca toplam yedi militanının ön cephede savaşırken şehit düştüğünü tüm dünyaya çeşitli tarihlerdeki bildirileriyle açıkladı (&lt;a href="http://www.lcparty.org/080806_2.html" target="_blank"&gt;http://www.lcparty.org/080806_2.html&lt;/a&gt;). Yunan Komünist Partisi Genel Sekreteri, Lübnan direniş cephelerini ziyaret ederek komünist silahlı savaşçıların kahraman mücadelelerine Yunanlı komünistlerin destek mesajlarını iletti. Hizbullah ve Komünist Partisi ortak cenaze törenleri düzenledi. Olayları güvenilir kaynaklarından izleme ve bağımsız bir bakış açısı oluşturma alışkanlığını yitirmiş olan Türkiye hareketimiz olarak ise naylon Nasrallah'ın sosyalistlerin direnişe katılmadığı iddiasına kolayca inandık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/3007/2960/1600/srifa.0.jpg"&gt;&lt;img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/3007/2960/320/srifa.0.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Hizbullah ve Lübnan Komünist Partisinin Srifa köyünde düzenledikleri ortak cenaze töreni (fotoğraf Hizbullah'ın yayınladığı &lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.ghaliboun.net/newsdetails.php?id=1979" target="_blank"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;ghaliboun.net&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; sitesinden alınmıştır)&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa Lübnanlı komünist ve devrimci-laik direniş güçleri, Hizbullah'ı dogmatizm adına dışlamak bir yana, işgalin ilk günlerinden itibaren yayınladıkları bildirilerde &lt;em&gt;"islami direnişin kahramanca eylemlerini ve fedakarlıklarını"&lt;/em&gt; açıkça tanıdılar ve desteklediler, ama aynı zamanda Hizbullah'ın ne örgütleyebileceği, ne de örgütlemek istediği Hristiyan, sunni-müslüman kökenli ve laik-şiilerin çoğunluğunu oluşturduğu tüm Lübnan halkını, yurtlarını terketmeyerek silahlı direnişe geçmeye çağırdı, bir uluslararası gücün koruyuculuğuna umut bağlayan mevcut burjuva hükümetinin ve Lübnan ordusunun aczini kesin biçimde teşhir etti. Demek ki naylon Nasrallah'ın ağzından demeç veren şarlatanlar, &lt;em&gt;"bizimle birlikte kardeşlik ve özgürlük için savaşmak isteyen sosyalist dostlarımıza diyoruz ki, “Din afyondur” diye gelecekseniz hiç gelmeyin" &lt;/em&gt;diye fetva verirken boşa kurşun atıyordu, Lübnan'da -hazır güce tapan değer sömürücülerini tatmin edecek ölçüde maddi olanaklara ve silaha erişimi olmasa bile- mücadelesini dişiyle ve tırnağıyla sürdüren komünist ve laik güçlerin kendi onurlu cepheleri vardı. Hizbullah'la ilgili Amerikan-İsrail yanlısı uluslararası basının bir çok yalanını da boşa çıkardığı bir röportajında LKP yönetici Marie Debs yoldaş, Lübnanlı komünistlerin Hizbullah'la ilgili tutumunu en açık biçimde ortaya koymuştur: &lt;blockquote&gt;&lt;p&gt;"2000 yılına kadar Hizbullah öncelikle işgale karşı mücadele üzerinde yoğunlaşıyordu. O tarihten itibaren ise güçlü biçimde evrim geçirdi ve toplumun tüm kesimleri içinde sağlam mevziler oluşturdu. Lübnan toplumunun en yoksul kesimlerinin toplumsal ilerlemesi için çalışıyor, biz komünistler de aynı yolda çalışıyoruz. Doğal olarak aramızda önemli farklar vardır: Hizbullah dinsel bir partidir, biz ise laik bir örgütüz." (&lt;a href="http://www.ptb.be/scripts/article.phtml?section=A1AAABBSBF&amp;obid=32027" target="_blank"&gt;Marie Debs'in röportajı: "Parti tüm üyelerini direnişe çağırmıştır"&lt;/a&gt;) &lt;/p&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;Öğrenci solunu [1] ne kadar kızdıracak da olsa, Marks'ın her fırsatta tekrar ettiği sözünü hatırlamamak elde değil: &lt;strong&gt;&lt;em&gt;"cehalet bahane olamaz".&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt; Son örnekte cehalet ve ilgisizliğimiz, Türkiye devrimci hareketinin dünya ilerici kamuoyunun gözünde gerçekten büyük mücadelelerin sonucunda edindiği itibarının, devrimci ve sol değerleri ve çevreleri sömürmeyi uzmanlık haline getirdiği anlaşılan biraraya gelmiş bir kaç aklıevvel tarafından kolayca yıpratılabilmesine imkan tanıdı. Denizlerin onurlu isminin böyle bir şarlatanlıkta geçmesi engellenemedi. Bu örnekle kendi güvenilir ve bağımsız bilgi kaynaklarını ve bağımsız bakış açısını oluşturamayan devrimci basının her türlü manipülasyona ne kadar açık olacağı bir kez daha ortaya konmuş oldu. Umulur ki bu küçük musibet bin nasihatten iyi olsun. Irak'ta, Filistin'de, Lübnan'da ve tüm bölgede sürüp giden mücadeleler hakkında daha fazla gerçek ve sağlam bilgiye ve ancak bu temel üzerinde yükselecek bağımsız marksist bir bakış açısına ihtiyacımız olduğu böylece biraz daha kendisini kavratmış olsun. Kısacası, daha az gözüyaşlı şiir, daha az illüzyon ve daha fazla devrimci gerçek!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Zaferden önce ve sonra Lübnan'da devam eden mücadele &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güçleri ancak küçük çocuklarla savaşmaya yeten İsrailli katillere karşı kazanılan zaferin etkileri büyük olacaktır ve bunlar henüz tam olarak ortaya çıkmamıştır. Lübnan örneği herşeyden önce biraz olsun silahlara kavuşmuş olan yoksul yığınların yenilmezliğini kanıtladı. Bunun karşısında kendisini emperyalist orduların fiili emir-komutası altında gören Lübnan ordusunun İsrailli askerlere çay ikramı görüntüleri batı yanlısı bölge hükümetlerinin çürümüş yüzünü teşhir etmiştir - Irak Kürdistanı'nda işgalcilik oynarken Amerikalılar tarafından esir alınan Türk özel timcilerinin aynı çay servisi tablosu belleklerimizde tazedir. &lt;/p&gt;&lt;p&gt;İşgalin Lübnan toplumu açısından asıl önemli sonucu ise gözlerden kaçmıştır: Lübnan'da mevcut batı yanlısı hükümeti iktidara getiren Hariri Suikastı provokasyonunu izleyen sözde "Turuncu Devrim"in sosyal çekirdeğini oluşturan Lübnanlıların büyük çoğunluğu, işgalin hemen ilk günlerinden itibaren yığınlar halinde vatandaşlık sahibi oldukları ABD'ye, Kanada'ya ve Avrupa ülkelerine (bunların hemen hepsi işgali ya açıkça destekleyen ya da BM'de tamamen gözyuman ülkelerdi) kaçmışlardır. Bu olay Lübnan siyasetinin yakın geleceğini belirleyecek en önemli olayların başında gelmektedir ve Lübnan'da ulusal bağımsızlık savaşının sınıf savaşından ayrı düşünülemeyeceğini kesin olarak göstermektedir. Açıktır ki buradan sınıf savaşıyla ulusal kurtuluş savaşını doğru temelde sonuna kadar götürebilecek yegane ideolojiye ve programa sahip olan Lübnanlı komünistlere büyük görevler ve aynı ölçüde büyük imkanlar çıkacaktır. Komünist Partisi işgalin ilk günlerinden itibaren Lübnanlı gençleri &lt;em&gt;"kentlerinde ve köylerinde kalarak işgalciye silahla karşı koymaya, topraklarını, egemenliklerini ve halkı korumaya" &lt;/em&gt;çağırırken bu gerçeği gözetmiştir. İşgalci güçlere karşı ortak mücadele içinde bir araya gelen Hizbullah'la Komünistler arasındaki temeldeki fark bu süreçte biraz daha belirginleşecektir. Hizbullah, Lübnan nüfusunun en yoksul kesimlerini silahlandırma ve onları seferber etme gücünü ortaya koymuştur, ancak karşılık olarak bu kesimlerin savaşını Lübnan halkının tüm kesimlerine yayma ve daha önemlisi, yoksul yığınların büyük fedakarlıklarını onların politik iktidarına dönüştürme konusunda çok az şey yapabildiği, ideolojisinin ve programının Lübnan halkının çok yönlü mücadelesine her kazanımında giderek biraz daha dar geldiği, tüm kesimleriyle daha çok ve daha etkin biçimde mücadeleye girmek isteyen Lübnan halkının vatanlarını terketmeyen tüm öğelerinin bu istemlerini karşılayamadığı açık olarak ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu mücadeleyi ancak komünistler sonuna kadar götürebilir. Lübnan ve ortadoğu gerçeği hakkında başkalarına her fırsatta ders vermeye kalkan "gerçekçi"lerin göremediği ve göremeyeceği bölgenin asıl gerçeği budur. SSCB'nin desteğinin yokluğunda maddi olanaklar bakımından islamcı hareketlere göre çok daha zayıf durumda olan komünistlerin temeldeki büyük gücü de, sınıf savaşımıyla ulusal savaşımın özel bir biçimde kesiştiği bu noktada yatmaktadır. Sözün kısası mücadele sürüyor, naylon yada gerçek şeyhler istese de istemese de, er yada geç kazanan mutlaka sosyalizm olacak!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;[1] "Öğrenci solu" kavramını, yaş yada mesleği değil belli bir ideolojik düzeyi belirten bir terim olarak kullanıyoruz. Nitekim öğrencilik hayatını uzun süre önce tamamladığı halde öğrenci solculuğunun ideolojik düzeyini aşamayan kişi ve çevrelere sıkça rastlanabiliyor. &lt;/blockquote&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;&lt;em&gt;Komünist Bakış&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;Lübnan'daki mücadeleyi anlamak için yararlı kaynaklar: &lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;a href="http://www.zmag.org/content/showarticle.cfm?ItemID=10657" target="_blank"&gt;İsrail'in Lübnan'a karşı kanlı saldırısının nedenleri&lt;br /&gt;ve amaçları - Marie Debs &lt;/a&gt;(Lübnan Komünist Partisi&lt;br /&gt;politbüro üyesi)&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;a href="http://www.ptb.be/scripts/article.phtml?section=A1AAABBSBF&amp;amp;obid=32027" target="_blank"&gt;Parti tüm üyelerini direnişe katılmaya çağırmıştır -&lt;br /&gt;Marie Debs'le röportaj&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;a href="https://turkishmarxist.wordpress.com/2005/03/15/hariri-suikastinin-anlami/" target="_blank"&gt;Hariri Suikastının Anlamı - Garbis Altınoğlu &lt;/a&gt;(bu sitede konuyla birçok önemli inceleme&lt;br /&gt;bulunmaktadır)&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;a href="http://www.ptb.be/scripts/article.phtml?section=A1AAABBSBF&amp;obid=32087" target="_blank"&gt;Süha Beşara: "Lübnan'da köylerimizi yeniden inşa&lt;br /&gt;edeceğiz." &lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;a href="http://www.ptb.be/scripts/article.phtml?section=A1AAABBSBF&amp;amp;obid=4705" target="_blank"&gt;Lübnan direnişinin sembolü Süha Beşara'yla&lt;br /&gt;röportaj&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;a href="http://www.ptb.be/scripts/article.phtml?section=A1AAABBSBF&amp;amp;obid=32029" target="_blank"&gt;İsrail'in savaş politikasının kökenleri hakkında -&lt;br /&gt;Lucas Catherine (Ortadoğu uzmanı)&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;not: &lt;em&gt;Komünist Bakış&lt;/em&gt; ve &lt;em&gt;Stalin Arşivi&lt;/em&gt; çeviri birimi yukardaki yazılardan türkçe olmayanları tercüme etmek isteyenlere yardım etmeyi taahhüt eder. iletişim için: &lt;a href="mailto:mail@stalinkaynak.com"&gt;mail@stalinkaynak.com&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/28011877-115619765248256376?l=komunistpartizan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/28011877/posts/default/115619765248256376'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/28011877/posts/default/115619765248256376'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://komunistpartizan.blogspot.com/2006/08/naylon-eyhler-ve-lbnan-gerei.html' title='Naylon Şeyhler ve Lübnan Gerçeği'/><author><name>s.k.editör</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-28011877.post-115556970864298646</id><published>2006-08-14T16:30:00.002+03:00</published><updated>2006-08-17T23:09:51.206+03:00</updated><title type='text'>Kemal Okuyan arkadaşın son "tezler"i üzerine   (1. Bölüm)</title><content type='html'>S. Konuk / 15 Ağustos 2006&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;K. Okuyan arkadaş içinde bulunduğumuz ağustos ayının başından bu yana günlük Sol gazetesinde partisinin önümüzdeki dönem politikalarını haber veren, çeşitli tarihsel ve güncel konularda tezlerini ortaya koydu. Okuyan arkadaş son makalelerinde Kemalizmi yeniden ele alıyor ancak Kemalizmi sınıfsal kavramlarla ele almıyor, tamamen soyut ve giderek anlaşılamaz bir varlık olarak görüyor, bunu da &lt;em&gt;“Kemalizmin tarifindeki ciddi güçlüklere” &lt;/em&gt;dayandırıyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;“Biliyoruz, kemalizmin tarifinde ciddi güçlükler var. Hangi bağlama yerleştirdiğiniz de önemli. Tarihsel bağlamda kemalizm bir şeydir, ideolojik bağlamda biraz başka bir şey. Siyasal ve örgütsel bir çizgiolarak da çok “özel” bir şey…” (&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;a href="http://www.sol.org.tr/yazdir.php?yazino=2154" target="_blank"&gt;Kemal Okuyan, "Kemalizm Tarafından Terkedilmek", Sol gazetesi, 8 Ağustos 2006&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;)&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okuyan arkadaş, sanki bilimsel bir nesneyi tanımlamıyor da yemek tarifi veriyor. Böyle bir “şey”i (nesneyi) tanımlamanın mümkün olmadığı açıktır. Kemalizm, diğer tüm siyasal oluşumlar gibi sınıfsal kavramlarla ele alınmadığında ortaya çıkan tablo kaçınılmaz olarak yukardaki gibi körün fil tarifine dönüşecektir. Sınıfsal bakımdan incelenemeyen Kemalizm, ancak salt ideolojik türde ihtiyaçların bir “ürün”ü olarak açıklanacaktır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;“Yine de kemalizmin en önemli özelliği, iktidarın ve toplumsal yapılanmanın sınıfsal karakterini yadsımaya dönük sistematik birtutumun ürünü olmasıdır.” (&lt;span style="font-size:85%;"&gt;K. Okuyan, "...terkedilmek"&lt;/span&gt; &lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;Kemalizmin “toplumsal yapılanmanın sınıfsal karakterini yadsımaya dönük sistematik bir tutumun” değil de tarihsel ve nesnel olarak bir &lt;strong&gt;burjuva devrimleri&lt;/strong&gt; sürecinin ve bir &lt;strong&gt;milli kurtuluş savaşı&lt;/strong&gt;nın “ürünü” olduğu basit ancak sabit doğrusu unutulmaktadır. Kaldı ki Okuyan’ın Kemalizmin bir orijinalitesi (ayırt edici özelliği) olarak kavramak istediği “tutum”, Marks’ın &lt;em&gt;“burjuvaların, sınıflarının ancak öteki sınıflar gibi &lt;strong&gt;politik yönden hiçliğe&lt;/strong&gt; indirilmesi şartı ile öteki sınıfları sömürmeye devam edebileceklerini"&lt;/em&gt; (&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;a href="http://www.kurtuluscephesi.com/marks/18brumaire.html#23" target=_blank&gt;bkz. Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;) kavramalarından kaynaklandığını gösterdiği bu tutum, Kemalizm’in ayırt edici bir özelliği değil, burjuva devrimlerinin karakteristik bir özelliğidir.&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;blockquote&gt;“Gerçekten, kendisinden önce egemen sınıfın yerini alan her sınıf, kendi amaçlarına ulaşmak için de olsa, kendi çıkarını, toplumun bütün üyelerinin ortak çıkarı olarak göstermek zorundadır. … devrimci sınıf kendisini, bir sınıf olarak değil de, hemen bütün toplumun temsilcisi olarak sunar, tek egemen sınıfın karşısına toplumun tüm kitlesi olarak çıkar.” (&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Karl Marks, Alman İdeolojisi&lt;/span&gt;)&lt;br /&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlar Marksist devrim tarihi öğretisinin abc'sidir. Bilim, K. Okuyan’ın ”özgünlük” gördüğü yerde “türdeşlik” görmüştür. K. Okuyan Marks’tan habersiz olabilir mi? Değilse bunları görmezden gelmektedir. Oysa yalnızca Marksizmin bilimsel nosyonu, bize hem burjuva devrimi hem de mili kurtuluş savaşını doğru olarak kavrayıp açıklama imkanlarını sunar, bunun için de öncelikle iki temel öğeye ihtiyaç duyulur: Marksist “devrim tarihi” kuramına ve yine Marksist-Leninist “emperyalizm” kuramına. Bu açıdan Marksist dünya görüşüne sahip olan K. Okuyan arkadaşın hem Marksist devrim tarihi öğretisini hem de Marksist-Leninist “emperyalizm” kuramını bilhassa ve kökünden reddeden bir takım “liberal” akademisyenlerin-araştırmacıların daha işin abcsinde yaşadıkları “tarif güçlüklerine” –hem de anladığımız kadarıyla bazı “sol-liberal” eğilimleri mahkum etmeyi amaçlayan bir yazıda- takılıp kalmaması beklenirdi.&lt;br /&gt;Devam edelim:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;“Tarihsel bağlamda kemalizm,&lt;br /&gt;sermaye sınıfının zayıflığının yarattığı boşluğa doğmuş,&lt;br /&gt;bir ideoloji olarak bu zayıflığı istismar etmiş,&lt;br /&gt;siyasi ve örgütsel olarak ise bu zayıflıktan vazife çıkarmıştır.” (&lt;span style="font-size:85%;"&gt;K. Okuyan, "...terkedilmek"&lt;/span&gt;)&lt;br /&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;Bunlar şüphesiz çok şiirsel anlatımlar, ama acaba tam olarak ne anlatıyorlar? Öyle anlaşılıyor ki, Kemalizm K. Okuyan’a göre sınıflar üstü bir varlığa, neredeyse bir tür tinsel varlığa sahiptir. Bu yolu izleyerek Mustafa Kemal’in Oğul, Kemalizmin Kutsal Ruh ve nihayet Sermayeciler sınıfının da Baba olduğunu da pekala söyleyebilirdik. Bilindiği gibi İsa Tanrı’nın yeryüzündeki yokluğundan –“onun yokluğunun yarattığı boşluğa doğarak”- kendisine “vazife çıkarır”, tutar –imtiyazsız ve sınıfsız olarak- tüm toplumun günahlarını yüklenmeye kalkar ve bir kere görevini yerine getirip naçiz vücudu göğe yükseldikten sonra da onun yerini Kutsal Ruh alır vb… Demek ki bu şekilde “açıklanamayacak” hiçbir şey yoktur, o yüzdendir ki bu şekilde hiçbir şey açıklanamaz. Ancak karartılır, Marksçası mistifikasyona uğratılır. Maddi temellere dayanan bir olguyu açıklıyor görünüp de ona ilişkin en basit doğruları bile karartan bu türden mistifikasyonların yöntemine kısaca “idealizm” diyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yarı-mistik tarih yazımının mucizeleri bununla da kalmıyor: &lt;/p&gt;&lt;blockquote&gt;“Bir bütün olarak kemalizm sermaye sınıfına iktidar aşısı olarak görülmelidir.”(&lt;span style="font-size:85%;"&gt;K.Okuyan, "...terkedilmek"&lt;/span&gt;)&lt;br /&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;Buradan da kaçınılmaz olarak Türk burjuvazisinin kaynağı belirsiz bir güç tarafından dışardan &lt;strong&gt;“aşılanarak”&lt;/strong&gt; iktidara gelen ilk ve tek örnek olduğu sonucuna varmak durumunda kalıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;……….&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;K. Okuyan’ın Kemalizm tezleri bizim gibi “sıradan Marksistlere” oldukça çetrefilli ve içinden çıkılmaz şeyler olarak görünüyor. Bunun nedeni yazarımızın aynı anda birçok yeri ikna etmeye çalışmasından kaynaklanıyor olabilir, bize anlamsız, gereksiz ya da düpedüz yanlış görünen iç içe geçen karmaşık tezlerin Okuyan için çok önemli işlevler yüklendiğine şüphe yok.&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Böylece Okuyan, 1) -her ne kadar bir yandan beğenmediği her türlü eleştiriyi “racon kesme” olarak damgalayacağını önceden haber vererek kendince küçük bir önlem alsa da- &lt;strong&gt;“solcuları”&lt;/strong&gt; –en azından bir kısmını , 2) Bu tartışmanın özel nesnesi olan &lt;strong&gt;Kemalistlerin “yurtsever” olanları&lt;/strong&gt;nı, 3) ve bu arada son otuz yıldır –tam olarak Okuyan’ın “kemalizmin solu terk ettiği”ni saptadığı 70’lerden bu yana- Kemalizm’in ya da “Türk modernleşmesinin” orijinalliği üzerine bıkmadan yazıp çizen &lt;strong&gt;profesörler, doçentler, üniversite hocaları takımı&lt;/strong&gt;nı aynı anda ikna edebilecek, hiçbirinin gönlünü kırmayacak bir çerçeve yaratmaya çalışmanın muazzam güçlüğü içinde, haliyle zorlanmakta ve kaçınılmaz olarak tarihsel-teorik zorlamalara başvurarak tutarsızlığa ve safsataya gömülmektedir. Bunlardan özellikle üçüncü kesimin legal TKP’mizin düşünce hayatı üzerinde önemli bir ağırlıkları olduğu bir sır değil. Bir sonraki makalesinde&lt;/p&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;em&gt;“kapitalist sınıfı güçlendirme, sermaye egemenliğinin zayıf taraflarını kapatma ve emperyalist ülkelerle ilişkiyi belli bir mantığa yerleştirme başlıklarında &lt;strong&gt;devletin Türkiye’deki özel rolü&lt;/strong&gt;nden (a.b.ç.)” &lt;/em&gt;(&lt;a href="http://www.sol.org.tr/yazdir.php?yazino=2187" target="_blank"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;K. Okuyan, "Kemalist Kimdir?", Sol gazetesi, 9 Ağustos 2006&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;) &lt;/blockquote&gt;&lt;p&gt;söz ederken, sermaye sınıfının bize özgü "zayıflığı" ve onun &lt;em&gt;“boşluğuna doğan”&lt;/em&gt;, onu &lt;em&gt;“istismar eden”&lt;/em&gt; ve ondan &lt;em&gt;“vazife çıkaran”&lt;/em&gt; şu garip &lt;em&gt;“şey”&lt;/em&gt;den ya da “bir bütün olarak iktidar aşısı” vs.'den söz ederken herhalde tam olarak bunların bakış açısının yaygınlığından cesaret almaktadır. &lt;/p&gt;&lt;p&gt;Kapitalizme geçişte devletin Türkiye'de diğer ülkelerin deneyimlerine göre &lt;strong&gt;ayırt edici biçimde&lt;/strong&gt; &lt;strong&gt;daha etkili&lt;/strong&gt; bir rol oynaması, bunun sermaye sahibi sınıfların yine salt bize özgü bir zayıflığından kaynaklanması ve buradan çıkartılan korporatizm vb. yüzeysel çözümlemelerden –bu temelde ne kadar olabilirse- geniş bir literatür oluşturuldu, hatta bunlar sözkonusu dönemde Marksist literatürü inceleyip yayma konusunda pek az çaba harcayan, pek çok alanda olduğu gibi bu alanda da inisiyatifi burjuvaziye (burjuva yayıncılığına ve üniversitelere) teslim eden Marksist solun değerlendirmeleri içinde de kaydadeğer bir yaygınlık kazandı. Ne var ki şimdiye kadar bu görüşü desteleyecek çok az şey ortaya konabildi. &lt;/p&gt;&lt;p&gt;......&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/28011877-115556970864298646?l=komunistpartizan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/28011877/posts/default/115556970864298646'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/28011877/posts/default/115556970864298646'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://komunistpartizan.blogspot.com/2006/08/kemal-okuyan-arkadan-son-tezleri_14.html' title='Kemal Okuyan arkadaşın son &quot;tezler&quot;i üzerine   (1. Bölüm)'/><author><name>s.k.editör</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-28011877.post-115444858457921977</id><published>2006-08-01T19:02:00.000+03:00</published><updated>2006-08-01T19:30:24.310+03:00</updated><title type='text'>Çizgilerle dünya...</title><content type='html'>&lt;div align="center"&gt;&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/3007/2960/1600/4.jpg"&gt;&lt;img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/3007/2960/320/4.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;"Teröristleri iğne ucu isabetiyle vuruyoruz" -İsrail Savunma Bakanı ( Ölümlerin %95'i sivil)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/3007/2960/1600/3.jpg"&gt;&lt;img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/3007/2960/320/3.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;"SENCE KIRMIZI BLUZU MU GİYEYİM, MAVİYİ Mİ CORCİ"&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/28011877-115444858457921977?l=komunistpartizan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/28011877/posts/default/115444858457921977'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/28011877/posts/default/115444858457921977'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://komunistpartizan.blogspot.com/2006/08/izgilerle-dnya.html' title='Çizgilerle dünya...'/><author><name>s.k.editör</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-28011877.post-115428340761051475</id><published>2006-07-30T21:11:00.000+03:00</published><updated>2006-08-02T22:55:30.543+03:00</updated><title type='text'>Lübnan Komünist Partisi’nin Direniş Çağrıları</title><content type='html'>&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/3007/2960/1600/communist.jpg"&gt;&lt;img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/3007/2960/320/communist.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;İsrailli İşgalcilere Karşı Koymak, Toprağımızı ve Halkımızı Korumak İçin ÇAĞRI&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lübnanlılar,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsrail ordusu üç aydan beri vatanımıza saldırısını sürdürüyor. Bu saldırı ilk anlarından başlayarak ne sivil halkı, ne yerleşim bölgelerini, ne de hatta insani kuruluşları, basın kuruluşlarını ya da altyapı tesislerini ayırdetmeyen vahşi bir savaş biçimini aldı. Ölüm makinesi en son Finul’un (Lübnan’daki Birleşmiş Milletler geçici güçleri) uluslar arası gözlemcilerini hedef seçti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaçırılan iki İsrailli askerin kurtarılması bahanesiyle yürütülen bu barbarlık ve delice katliamcılık gösterisi tüm sınırları aşmıştır. Açıkça intikam hedeflenmektedir ve Lübnan ve halkına karşı eşi görülmemiş bir nefretle, Hizbullah’ın askeri altyapısını yok etmek gerekliliği sloganı altında ülkemize mümkün olan en büyük zararı verme amacı güdülmektedir. Bu amaçla en korkak ve en barbar yöntemlere başvurulmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saldırının kudurmuş suç ortağı ABD ise, en üst düzey yöneticileri aracılığıyla Irak halkına karşı üç yıldır uygulanan proje temelinde Arap bölgesinin kaderini ve sahip olduğu zenginlikleri kontrol etmek üzere “Yeni bir Ortadoğu” yaratma umutlarını dile getiriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak ölüm makinesi dört koldan yıkım kampanyasını sürdürüyorsa da başarısızlığa uğramıştır. İsrailliler, 2000 yılında vatamızdan çekildiklerinden bu yana aslında başvurmak istemedikleri karasal saldırı yoluna başvurmak zorunda kalmışlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir haftadan bu yana Maroun Al-Ras bölgesinde ve Bint-Jbeil’de bir ilerleme kaydetmek için boşuna çabalayıp duruyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vatanımızın bir parçasını, halkımıza kendi koşullarını ve efendilerinin koşullarının dayatmak için bir kez daha işgal etmeye boşuna çabalıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun için insanlığa karşı suçları, sivillerin katli silahını kullanıyorlar. Yurttaşları ülkelerini terk etmeye zorlamak istiyor. Bütün bunlar her ne kadar bunun sonucunda tüm insanlığı karşısına dikileceğini bilse de saldırganlara hiçbir yardım fırsatını kaçırmayan Washington’un koruması altında gerçekleşiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saldırının vahşeti ve amaçlarının içerdiği tehlikeler Lübnanlılara büyük sorumluluklar yüklemektedir, Lübnanlılar saldırının amaçlarına ulaşmasını engellemek zorundadır. Bu saldırılar Lübnan hükümetini her türlü kaytarma siyasetine ve her türlü Amerikan ya da Uluslar arası koruma yanılsamalarına bir son vermeye zorlamaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ABD açıkça saldırganların suç ortağıdır, onu böyle değerlendirmek ve buna göre davranmak gerekmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lübnan halkı ve hükümeti politik ve askeri önlemlerden güvenlik ve gündelik yaşamla ilgili önlemler ve politikalara kadar her konuda işgalcilere karşı mücadele içinde tek yumruk olmak durumundadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu aynı zamanda vatanın dostlarıyla düşmanlarının ayırt edilmesi temelinde eylemi, İsrail-Amerikan savaş makinesi karşısında bir kez daha hem ülkemizin onurunun ama hem de onun birliği ve varoluşunun korunması anlamına gelecek kahramanca Direnişe her türlü desteği sağlamaya odaklanacak gerçek bir ulusal birlik hükümetinin kurulmasını zorunlu kılmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beyrut, 29 Temmuz 2006&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lübnanlılar,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsrail bir kez daha ülkemizi işgal etmeye ve bizi yok etmeye çalışıyor. Ve islami direniş kahramanca eylemlerini ve fedakarlıklarını sürdürüp zaferler kazanırken Lübnan ordusu askerlerinin onursuzca katledilmesine karşın mücadeleye girişmemekte ısrar ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vatansever görevlerimiz bizi işgalcilere karşı Direnişe katılmaya ve ülkemize karşı girişilen suçlara karşı durmaya çağırmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz, Solun ve Demokrasinin güçleri, vatanımızın 1982 Direnişi’ne de katılmış olma onurunu taşıyan kişiler ve örgütler olarak silahları yeniden ele aldığımızı ilan ediyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ülkemizin gençlerini bu kahramanca deneyime sahip çıkmaya ve direnişlerinin temeline almaya çağırıyoruz. Onları kentlerinde ve köylerinde kalarak işgalciye silahla karşı koymaya, toprağımızı, egemenliğimizi ve halkımızı korumaya çağırıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bizim için tarihi bir andır. Ülkemiz ve halkımız muzaffer olacak ve ülkemiz ve Arap ulusumuz için işgalcilerin bozguna uğratılmasıyla birlikte bir özgürlük ve birlik dönemi hüküm sürmeye başlayacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beyrut, 28 Temmuz 2006&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kaynak: &lt;a href="http://www.lcparty.org"&gt;http://www.lcparty.org&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;çeviri: &lt;span style="color:#ff0000;"&gt;Komünist Bakış&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/28011877-115428340761051475?l=komunistpartizan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/28011877/posts/default/115428340761051475'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/28011877/posts/default/115428340761051475'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://komunistpartizan.blogspot.com/2006/07/lbnan-komnist-partisinin-direni-arlar.html' title='Lübnan Komünist Partisi’nin Direniş Çağrıları'/><author><name>s.k.editör</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-28011877.post-115260672084128055</id><published>2006-07-11T10:44:00.000+03:00</published><updated>2006-07-11T11:36:08.886+03:00</updated><title type='text'>Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti Kararlı</title><content type='html'>&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/3007/2960/1600/nkorean%20poster.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://photos1.blogger.com/blogger/3007/2960/320/nkorean%20poster.jpg" border="0" alt="" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Kore Dostluk Derneği&lt;/strong&gt; tarafından “füze krizine” ilişkin 9 Temmuz’da yayınlanan bildiri:&lt;br /&gt;---------------------------------------------------------------&lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;Füzeler Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’nin egemenliğinin kalkanıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’nin yenilmez halk ordusu, Temmuz 2006’da bir dizi Rodong ve Taepodong füzesini fırlatmıştır. Bunun iki amacı vardır: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1- Kore’nin askeri gücünü ve ABD emperyalizmi karşısında silah teknolojisinin bilimsel gelişimini göstermek. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2- Askeri teçhizatları geniş çaplı bir tatbikatla denemek. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kore yarımadasındaki geçmişteki, şimdiki ve gelecekteki durum ABD birliklerinin artan baskısı ve bölgedeki varlığı nedeniyle giderek kötüleşmiştir. ABD’nin Kore Savaşını hala sürdürdüğünü ve Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti tarafından getirilen barış önerilerini sürekli reddettiğini hatırlamalıyız. Üstelik George Bush, Kore Demokratik Halk Cumhuriyetini sözde şer eksenine dahil etmiş, onu bir haydut devlet olarak nitelemiş ve önleyici bir nükleer saldırının muhtemel hedefi olarak göstermişti. Ülkenin büyük saygı duyduğu liderlerine sürekli hakaretler yağdırdıklarını da unutmamalıyız. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rodong füzeleri küresel füze kalkanını etkisiz kılacak çok-savaşbaşlıklı güçlü silahlardır. ABD füze kalkanı projesini tamamlasa bile Rodong teknolojisi her türlü savunmayı aşacak kapasitede olduğu için bu projenin bir anlamı kalmayacaktır.   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rodong birbirinden bağımsız üç savaş başlığına bölünme, Patriot türü füzelerin atıldığı süssü vurabilme yeteneğine sahip bir füzedir. Taepodong ise mükemmelleştirilmiş gelişiminin üçüncü aşamasındadır ve ABD’nin herhangi bir bölgesini vurabilir. Son fırlatmada ise füze uzaktan kumandayla imha edildi çünkü amaç saldırı değil, savunma ve caydırıcılıktı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ABD güçlerinin çok reklamı yapılan hava üstünlüğü ise Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti gibi büyük yer altı savunma kapasitesine sahip bir ülkeye karşı etkisiz kalacaktır. Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’nin tüm toprakları büyük bir istihkam alanıdır; her tünel ve her dağ önce-ordu politikasının özünü yansıtır. Ayrıca Kore Demokratik Halk Cumhuryeti’ne yapılacak tek bir saldırı diğer ulusları içine alan bir zincirleme etki yapacak, bunun sonunda yeni bir Dünya Savaşı çıkacaktır.    &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sürekli olarak dünya hâkimiyeti macerasını sürdüren ABD’yle işbirliği yapacak olan Japonya gibi ülkeler ise kendi sonlarını hazırlayacaktır. Japonya ABD’nin kucağına oturan köpek rolünü oynaması karşılığında Asya’nın bir kısmına sahip olma rüyaları görmektedir. Ama Japonya o boş retoriğini eyleme dönüştürüp Kore’den bir santim toprak bile almaya kalkacak olursa ani bir sona hazır olmalıdır.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ABD Kongresi’nin sponsorluk ettiği pek çok medya kuruluşu gerçekleri çarpıtmakta ve Kore Demokratik Halk Cumhuriyetini tehlikeli bir komşu gibi gösterme çalışmaktadır. Bu, Beyaz Saray ikiyüzlülüğüne yakışan bir politikadır. Fransa, Murora’da nükleer silahlarını 115 defa test ederken, ABD tarihinde 1000’den çok nükleer test yapmışken başkalarını suçlu gibi göstermeye cesaret edebilmektedirler. ABD’nin KENDİ yer altı nükleer testlerini Alaska bölgesinde gerçekleştirirken bu bölgenin vurulmasından endişe etmesi ironik bir durumdur. ABD vatandaşları uydurma bir dış tehdit arayacaklarına kendi çılgın hükümetleri tarafından gerçekleştirilen eylemlerden endişe duymaları daha yerinde olacaktır.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Egemen ulusları işgal eden, onların iç işlerine karışan ABD dünyada barışı tehdit eden yegâne ülkedir. Bu ülke halen Irak ve Afganistan’da iki savaşı birden yürütmekte İran’a karşı üçüncü bir savaşa hazırlanmaktadır. Küstahlıkta ve açgözlülükte sınır tanımamaktadırlar. Ama tam da bu tutumları nedeniyle gerçeklerden daha da uzaklaşacaklar ve dünyanın nefretini üzerlerine çekeceklerdir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Halkını, topraklarını ve geleceğini korumak bir ülkenin hakkıdır. Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti savunma mekanizmalarını geliştirmeye, Songun politikasının[1] gereklerini yerine getirmeye, Juche’nin[2] zaferini sağlamaya ve yabancı müdahalesi olmadan Kore’yi birleştirme çabalarına devam edecektir. Pyongyang askeri gelişimini ancak ABD’nin işgalci güçlerini Kore’den çekmesi, bir barış anlaşmasına imza atması ve Kore Demokratek Halk Cumhuriyetini egemen bir devlet olarak kabul etmesi durumunda yavaşlatabilir. Başka deyişle top (1953 yılından beri olduğu gibi) yine ABD”nin elindedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazan: Alejandro Cao de Benos, Kore Dostluk Derneği Başkanı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;--------------------------&lt;br /&gt;[1]Songun politikası: Silahların ve ordunun savaş kapasitesinin geliştirilmesine yönelik politika.&lt;br /&gt;[2]Juche: Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’nin ilk lideri Kim İl Sung tarafından geliştirilen “kendi gücüne dayanarak ilerlemeyi”  içeren bir düşünce sistemi.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/28011877-115260672084128055?l=komunistpartizan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/28011877/posts/default/115260672084128055'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/28011877/posts/default/115260672084128055'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://komunistpartizan.blogspot.com/2006/07/kore-demokratik-halk-cumhuriyeti.html' title='Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti Kararlı'/><author><name>s.k.editör</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-28011877.post-115151496863355245</id><published>2006-06-28T20:14:00.000+03:00</published><updated>2006-07-01T13:07:25.086+03:00</updated><title type='text'>Asıl "Terörist"</title><content type='html'>Türkiye Barolar Birliği'nin bir raporuyla ilgili aşağıdaki haber her bakımdan ilginç. Öncelikle asıl terörist olarak burjuvazinin ortaya konması bakımından ilginç ve bir doğruya işaret ediyor. Ancak aynı zamanda "Ülkenin maruz kaldığı tehditlerin şiddetine uygun olarak kontr-terör veya anti-terör dozajı güçlü değişimler planlanmalı. Hiçbir ülke terorizmle mücadele ederken, demokrasi ile temel hak ve özgürlükler kulvarında şampiyonluğa koşamaz, çok fazla tehdide muhatap bir ülkenin asla böyle bir lüksü olamaz." gibi hukukçular tarafından hazırlanmış bir raporda hukukun fiilen ortadan kaldırılmasını isteyen ve yeni "terörle mücadele yasası"nın ruhuna uygun kontr-terör uygulamaları talep eden cümlelerin yer alması da ilginç. Hiç şüphesiz bunlar şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da dişlerine kadar silahlı terörist "burjuvaziye" değil emekçi halka ve savunmasız insanlara uygulanan yöntemler olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt; &lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Burjuva radikalleşiyor&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Türkiye Barolar Birliği'nin hazırladığı terorizm raporunda, radikal İslamcı terör örgütleri içinde burjuva kökenden gelenlerin sayısının arttığı vurgulandı &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ANKARA (ANKA) - Türkiye Barolar Birliği (TBB), dünyada ve Türkiye'deki terör, terorizm ve terörist üzerinde yaptığı araştırmayı raporlaştırarak yayımladı. İlginç bulguların yer aldığı rapora göre, Türkiye'de üniversite gençliğinin terör eylemlerinden uzaklaştığı belirtilirken, ''Radikal İslamcı terör örgütleri içinde &lt;strong&gt;burjuva &lt;/strong&gt;kökenden gelenlerin sayısında artış olduğu'' belirtildi. TBB'nin raporunda, ''Yer verdiğimiz araştırmaların gösterdiği gibi, terorizm hiçbir zaman proleterin silahı olmamıştır'' denildi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yapılan araştırmalarda &lt;strong&gt;''toplumun orta ve üst kesimlerinin terörle daha içli dışlı olduğu''&lt;/strong&gt; kaydedilen Raporda, şu tespit yapıldı: ''Çünkü terörizm, en azından lider kadrolar ve 'tebliğciler' itibarıyla, belli düzeyde eğitim almış, ülkenin ve toplumun koşullarını sorgulayabilecek, 20-30 militandan da ibaret olsa bir topluluğu ölüme götürebilecek liderlik vasıflarına sahip, dış destek unsurlarıyla irtibat kurabilecek, biraz da olsa siyaset yapabilecek insanlara gerek duymaktadır.'' &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Radikal İslami terörün hedef kitlesinin düşük eğitim düzeyliler olduğuna dikkat çekilen raporda, ''her ırktan, ulustan, ülkeden terörist çıkabileceği, ancak terorizmin sadece belli ülkeler için sürekli olabileceği'' belirtildi. Raporda, ''Bazı ülkeler ırklar, dinler ve uluslar bizatihi terorizmi ve teröristi yaratmasalar bile, o ülkelerin, ulusların, ırkların ve dinlerin özellikleri, konumları, koşulları, tarihleri, terorizmin ve teröristin yaratılması için elverişli bir ortam mı oluşturmaktadır? Düşüncemize göre soru böyle soruluyorsa cevabı evettir'' denildi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Raporda, ''Ne Yapılmalı'' başlığı ile terörizm konusunda özetle şu önerilerde bulunuldu: ''Anayasanın kuruluş ideolojisi doğrultusunda partiler üstü bir devlet politikası oluşturulmalı. Bu politika milli çıkarlara uygun olmalı. Ülkenin maruz kaldığı tehditlerin şiddetine uygun olarak kontr-terör veya anti-terör dozajı güçlü değişimler planlanmalı. Hiçbir ülke terorizmle mücadele ederken, demokrasi ile temel hak ve özgürlükler kulvarında şampiyonluğa koşamaz, çok fazla tehdide muhatap bir ülkenin asla böyle bir lüksü olamaz. Yasal düzenlemeler, terörle mücadeleyi zaafiyete uğratmayacak, çağdaş evrensel hukuka ters düşmeyecek dille yazılmalıdır."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cumhuriyet 28.06.2006&lt;/blockquote&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/28011877-115151496863355245?l=komunistpartizan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/28011877/posts/default/115151496863355245'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/28011877/posts/default/115151496863355245'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://komunistpartizan.blogspot.com/2006/06/asl-terrist.html' title='Asıl &quot;Terörist&quot;'/><author><name>s.k.editör</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-28011877.post-115018441050277960</id><published>2006-06-13T10:32:00.000+03:00</published><updated>2006-06-21T21:39:44.160+03:00</updated><title type='text'>"Kara-Yüzler"imiz</title><content type='html'>&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/3007/2960/1600/fasist.0.gif"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://photos1.blogger.com/blogger/3007/2960/320/fasist.0.png" border="0" alt="" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Son yıllarda sivil ve askeri faşist örgütlenmelerin büyük bir enflasyonuyla karşı karşıyayız. Bazıları kafatasçılıkta MHP'yle, bazıları ise şeriatçı gericilikte Hizbullah'la yarışan bu faşizm heveslisi gruplar, polis devletinin tam desteği ve sözde "legalizm" koruması altında, sürekli olarak demokrasi güçlerine ve emekçi halklara karşı provokasyonlar, linç tertipleri, katlimlar örgütlemenin hesabı içindedir. İdeolojilerini şovenist hareket içindeki özel işlevlerine göre "ulusalcılık", "milliyetçilik", "kızıl elmacılık" ya da "avrasyacılık" gibi terimlerle tanımlayan bu grupları, bizim "Kara-Yüzler"imiz olarak adlandırmak mümkündür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;"Kara-Yüzler"&lt;/strong&gt; terimi, Çarlık Rusyası'nda 1905 devriminin otokraside yarattığı dehşete tepki olarak bir araya getirilen irili ufaklı çok sayıda aşırı sağcı-gerici grubun ortak hareketini anlatmak için kullanılıyordu. Rus işçi hareketi içinde &lt;strong&gt;yalnızca Bolşevikler&lt;/strong&gt;, Kara-Yüzler'in faşizmiyle mücadelenin, burjuva parlamentarizmi ve liberalizmiyle mücadeleyle kopmaz birliğini doğru kavrayıp uyguladıkları içindir ki, faşizmle burjuva parlamentarizminin aldatıcı "işbölümü"nün, proletaryayı iktidar perspektifinden uzaklaştırmasını engellemeyi başardılar. Rus sosyalizminin diğer öğeleri ise çoğu zaman faşist-gerici saldırganlık ve provokasyonların etkisinde kalarak kurtarıcı rolüne soyunan burjuva liberalizmi ve parlamentarizminin kuyruğuna takılmaktan kurtulamadılar. Son dönemde çok yönlü ve çok boyutlu olarak artan faşist-gerici provokasyonların Türkiye sosyalist hareketinin bir bölümünde de benzer bir sapmaya yol açtığı görülmektedir. Sözkonusu eylemlerin sorumlularının kararlılıkla üstüne gideceğini haykırırken, fiiliyata gelince hiçbir şey yapamayan ve yapmak istemeyen, hatta bununla da kalmayıp "kadın-çocuk gözetmeden vur" emri verebilen "ılımlı-liberal" gericiliği, sürecin "asıl hedefi ve mağduru" olarak görme ve gösterme eğilimleri, dinci gericilikle ülkücü faşizmi arasında, halk düşmanlığı bakımından -tarihin deslerini hiçe sayan- zorlama bir ayrıma gitme çabaları ya da sosyalist iddialı partilerin "hükümete yapılabilecek haksızlıklardan kaygı duyduklarını" açıklamaları, bütün bunlar liberalizm kuyrukçuluğu sapmasının öncü belirteliri olmuştur. Sosyalist solda sınıf bilincini derinleştirecek yerde körelten liberalizm kuyrukçuluğunun yarattığı bu kafakarışıklığını dağıtmak için kararlı bir mücadele vermeksizin, sınıflar savaşımının şiddetleneceği önümüzdeki dönemin görevlerinin altından kalkmak mümkün olmayacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşağıda Rus Kara-Yüzler'iyle ilgili asgari ansiklopedik bilgiyi ve özellikle son olaylarda adları öne çıkan Türk Kara-Yüzler'inin bir listesini yayınlıyoruz; benzerlik gözlerden kaçmayacaktır. Ayrıca &lt;strong&gt;Lenin&lt;/strong&gt;'in Kara-Yüzler faşizmiyle mücadeleyi proletaryanın iktidar mücadelesi içindeki doğru yerine oturtan iki makalesini okurun dikkatine sunuyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Rusya'da yüzyıl başında Kara-Yüzler&lt;/em&gt; (asgari bilgi) &lt;/strong&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;*Kara Yüzler: Rusça: Çernosotentsi.&lt;br /&gt;Rusya'da 1905 Devrimi sırasında ve ertesinde kurulan gerici ve Yahudi düşmanı gruplar. Bu gruplardan en önemlileri; Rus Halkının Birliği, Başmelek Mihail Birliği ve Birleşik Soylular Konseyi'ydi. Hükümetten gayri resmi destek gören Kara Yüzler'in çoğunluğunu Ortodoks Kilisesi'ni, otokrasiyi ve Rus milliyetçiliğini destekleyen toprak ağaları, zengin köylüler, bürokratlar, tüccarlar, polis memurları ve papazlar oluşturuyordu. 1906-1914 arasında özellikle etkin olan Kara Yüzler, çeşitli devrimci gruplara karşı saldırılar ve Yahudiler'e karşı pogromlar düzenlediler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(*Ana Britanica Ansiklopedisi)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*“Kara-Yüzler” (Rusça “çernosotentsi” ya da “çernaya sotnia”) 20. yüzyılın başında Rusya’da, gerici topluluklardan oluşan bir örgüttür; bu örgüt şovenizme dayanarak ve Çarlık rejiminin devlet aygıtının da desteğiyle sosyalist harekete karşı mücadele etmiş, otokrasiyi güçlendirmeye çalışmıştır. Örgüt, “Kutsal Birlik” ve Petersburg’da faaliyet gösteren “Rus Topluluğu” gibi örgütlerin 1900 yılında birleşmesiyle ve bu gruplara gizli servis, bürokrasi, Kilise mensupları ve toprak sahiplerinin en gerici öğelerinin katılımıyla oluşmuştur. 1905 devriminin başlamasıyla sınıf mücadelesinin şiddetlenmesinin bir sonucu olarak: Petersburg’da “Rus Halkının Birliği”, Moskova’da “Rusların Birliği”, “Rus Monarşi Partisi”, “Devrime Karşı Etkin Mücadele Konseyi”, Odessa’da “İki Başlı Beyaz Kartal” gibi örgütler de kurulmuştur. Bu örgütler geniş bir toplumsal yelpazeye dayanıyordu: toprak sahipleri, Kilise temsilcileri, büyük ve küçük kent burjuvazisi, tüccarlar, zanaatçılar ve bilinçsiz işçiler ve sınıf düşmüşlerin oluşturduğu bir kesim. “Kara-Yüzler” örgütü “Birlemiş Soylular Konseyi”ne dahildi ve Otokrasi ile meclisin maddi ve manevi desteğine sahipti. Kara-Yüzler tipinde örgütlerin programları pek çok farklılık gösterse de bunların hepsi devrimci harekete karşı savaşta birleşiyorlardı. Kara Yüzler; Kiliselerde, mecliste, toplantılarda, seminerlerde propaganda yapmak, kitlesel gösteriler düzenlemek, Çar’a delegeler göndermek gibi eylemler gerçekleştiriyorlardı. Yaptıkları propaganda ile anti-semitizmi körüklüyor, monarşiyi övüyorlardı; bu propaganda, pogromlara [ırkçı katliamlar –ç.n.] ve devrimcilerle toplumun ilerici kesimlerine yönelik terörist eylemlere yol açtı. Kara-Yüzler, “Rus Bayrağı”, “Zemşina”, “Çan”, “Fırtına”, “Eski Ruslar” vb. dergilerin yanında “Moskova Haberleri”, “Vatandaş” gibi gazeteler de çıkarıyorlardı. Kara-Yüzler’in önde gelen isimleri arasında “A.I. Dubrovin”, “V.M. Purişkeviç”, “N. E. Markov”, avukat “P. F. Bulatsel”, papaz “I. I. Vostorgov, mühendis “A. İ. Trişatiy”, rahip “M. K.Shahovskoy” gibi isimler vardı. Kara-Yüzler, güçlerini birleştirmek için dört genel kongre topladılar; Ekim 1906’da tüm Kara-Yüzler bir araya toplayan “Birleşik Rus Halkı” adlı örgüt kuruldu. Bu örgüt 1905-1907 devriminden sonra dağılmış, Kara-Yüzler hareketi zayıflamış ve pek çok üyesini kaybetmiştir. Şubat 1917 Devrimi ile halen faaliyet gösteren Kara-Yüzler örgütleri resmen yasaklanmıştır. Bu örgütün üyeleri Ekim Devrimi’nden sonra da Sovyet yönetimine karşı savaşmıştır. “Kara-Yüzler” deyimi bu tarihten sonra aşırı gericiler ve sosyalizmin militan düşmanları için kullanılan bir deyim haline gelmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha fazla bilgi için: V. I. Lenin, “Siyasal Partilerin Sınıflandırılması Üzerine”, Bütün Eserleri, Cilt 14; aynı yerde, “Rusya’da Siyasal Partiler”; “Kara Yüzler Hakkında”, Bütün Eserleri Cilt 24; Levistski, “20. Yüzyılın Başında Rusya’da Siyasal Partiler”, 1914; “1917 yılı Geçici Hükümetin Yüksek Mahkeme Belgeleri Üzerine”, A. Çernovski, 1929.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(*Büyük Sovyet Ansiklopedisi)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;*"Rus Halk Birliği"&lt;/strong&gt;, Ekim 1905'te, toplumun en geri unsurları arasından ve büyük burjuvazi, çiftlik sahipleri, bürokrasi ve de kü-çük-burjuvazi içinden gelen unsurlarla örgütlendi. Devrime karşı mücadeleyi esas görevi olarak gören Birlik, Yahudi katliamlarını (pogromlar) ve devrimcilerle liberallere karşı bireysel terörü bu mücadelenin esas yöntemi yaptı. Birlik'in faaliyeti, otokrasinin hükümet aygıtı içinde destek buldu. &lt;strong&gt;"Hakiki Ruslar "ı&lt;/strong&gt;n (gerici "yurtseverler" kendilerini böyle adlandırıyordu) 1906 ilkbaharındaki 4. Kongresi'nde Birlik, bütün monarşist örgütleri birleştirdi. Devrimin bastırılmasından sonra Birlik'in önemi azalmaya başladı. Küçük-burjuva unsurlardan, aynı zamanda lümpen proleter unsurlardan oluşan, esas olarak pogromlan gerçekleştirmekle görevli &lt;strong&gt;"Kara Yüzler"&lt;/strong&gt; de "Hakiki Ruslar"ın bir yaratığıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(*Lenin'in "Sosyalizm ve Anarşizm" makalesinin Almanca yayınına yayınevinin dipnotu, Türkçesi: İnter Yay., cilt 3, s. 533, çev: Saliha N. Kaya)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Türkiye'de günümüzde Kara-Yüzler &lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Polis Partisi&lt;/strong&gt;: Türkiye'de mensuplarının büyük çoğunluğunun ırkçı ve şeriatçı ideolojilerin etkisinde olduğunu ilk okul çocuklarının bile bildiği polis teşkilatı &lt;strong&gt;en büyük adi ve siyasi suç örgütü&lt;/strong&gt; niteliğini korumakta ve güçlendirmektedir. "Emniyet", "güvenlik güçleri" gibi sahtekar isimler alan Polis'in her gün işlediği suçları takip etmek için birkaç polis teşkilatı daha kurmak gerektiği size herhangi bir taksi şöförünün örneklerle kanıtlayabileceği bir gerçektir. Son olaylar Polis'in en üst kademelerine kadar Nurcu denilen gericilikle ne dereceye kadar içiçe geçmiş olduğunu ve böylece 28 Şubat'ın bu güçleri devletten tasfiye etmiş olma övüncünün de ne kadar boş olduğunu kanıtlamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;VKGB (Vatansever Kuvvetler Güçbirliği)&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Eski bir MHP'li ve iflas etmiş bir müteahhit olduğu belirtilen &lt;a href="http://www.savaskarsitlari.org/arsiv.asp?ArsivTipID=5&amp;ArsivAnaID=33316"&gt;Tamer Ünal &lt;/a&gt;adlı bir yarı-kaçık faşist tarafından yönetilen bu şebekenin, Mersin'de yürüttüğü anti-Kürt kampanyayla kısa sürede 1 milyondan fazla üye kaydettiği iddia edilerek boyalı basında uzun süre reklamı yapılmıştır. Bu isimle kurulan derneğin bağışlar ve aidatlardan elde edilen gelirlerinden 1, 5 trilyonluk bir kısmını yöneticilerinin zimmetlerine geçirdikleri Mülkiye müfettişlerini raporlarına yansımıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;UBP (Ulusal Birlik Partisi) &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Akın Birdal'a düzenlenen vahşi suikastın azmettiricisi olarak 4,5 yıl yatarak çıkan &lt;a href="http://arsiv.hurriyetim.com.tr/hur/turk/98/06/03/gundem/01gun.htm"&gt;Semih Tufan Gülaltay &lt;/a&gt;bir faşist katil ve çek-senet mafyası liderinin başına geçirilmesiyle bu parti yeni bir faşist odak olarak örgütlenmeye çalışılıyor. Bu isim &lt;a href="http://www.radikal.com.tr/1998/08/23/politika/01goz.html"&gt;MİT üyesi Yavuz Ataç &lt;/a&gt;tarafından yönetilen TİT (Türk İntikam Tugayları) artıklarının şebekesiyle bağlantılıdır. Gülaltay hapisteyken son günlerin modasına uygun olarak bir de siyahlar hariç bütün insanların Türk olduğunu "kanıtlayan" "Tanrı'nın Türkleri" başlıklı bir kitap da yazmıştır. (&lt;a href="http://www.sosyalistdemokrasi.org/sosdem/11/6birdal.htm"&gt;Gülaltay ve partisi hakkında Akın Birdal'la Röportaj, Sosyalist Demokrasi&lt;/a&gt;)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Alperen Ocakları&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;12 Eylül öncesinin azılı faşist militanı Muhsin Yazıcıoğlu'nun BBP'sinin gençlik kolu niteliğindeki Nizam-ı Alem Ocakları'nın kapatılmasıyla onun yerine kurulan örgütlenme. Sağ-Sol, Alevi-Sünni çatışmasına karşıtlık maskesi arkasında saklanan ve dinci propagandaya diğer faşist gruplara göre daha büyük ağırlık veren BBP, Sivas'ta 12 aydının yakılarak öldürülmesi olayının başlıca örgütleyicisi ve yöneticisiydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ata Ocakları&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Alparslan Türkeş'in oğlu Tuğrul Türkeş'in MHP'den ayrılarak kurduğu Aydınlık Türkiye Partisi'nin gençlik kolu. Mersin'de 2005 yılı boyunca aralıksız "şehrin Kürtler tarafından istila edildiği" yaygarasıyla katliam ve ırk savaşı propagandası yapan "Vatansever Kuvvetler" şebekesinin bu lideki örgütlenmesinin bir süre yürüten eski emniyet müdürü Kemal Canay, 1997 yılında Tuğrul Türkeş'le birlikte Aydınlık Türkiye Partisi'nin kurucuları arasında yer almıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&gt;&gt;bu şebekelerin ilişkiler ağı hakkında ayrıntılı bilgi: &lt;a href="http://www.evrensel.net/06/05/23/politika.html#1"&gt;http://www.evrensel.net/06/05/23/politika.html#1&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;ADKF&lt;/strong&gt; (Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu) : şu yazının dipnotuna bakınız: &lt;a href="http://komunistpartizan.blogspot.com/2006/05/babakan-yurda-dnd.html"&gt;Başbakan Yurda Döndü (Komünist Bakış)&lt;br /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Hizbullah:&lt;/strong&gt; Pişmanlık yasalarıyla yakalanan militanlarının büyük bölümü serbest kalan Hizbullah "sivilleşme" çalışmalarını sürdürmektedir: " Kürt illerinde 1991-2000 yılları arasında binlerce cinayete imza atan, Kürt yurtseverlerine yönelik, JİTEM ve derin devlet ile birlikte faili meçhul eylemleriyle dikkatleri üzerine çeken Hizbullah 6 yıl aradan sonra yeniden sahnede. Liderleri Hüseyin Velioğlu'nun öldürülmesinden sonra dağılma sürecine giren Hizbullah, 2003 yılının ikinci yarısında aldığı bir kararla, geçen süre içinde silahlı mücadeleyi bir kenara bırakarak sivil toplum örgütlerinde yer almaya başladı." &lt;a href="http://www.firatnews.com/modules.php?name=News&amp;amp;amp;amp;amp;amp;amp;amp;amp;amp;amp;amp;amp;amp;amp;amp;amp;amp;amp;amp;amp;file=article&amp;amp;sid=9248"&gt;(Hizbullah Sivilleşiyor, ANF)&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;"İşçi" Partisi:&lt;/strong&gt; Son olaylarda İbrahim Şahin'i savunacak kadar alçalması bu partinin devrimcilerin gözünde kesinleşmiş olan en gerici güçlerle işbirlikçi niteliğinin daha geniş yığınların gözünde de açıklık kazanmasını sağlamıştır. Sosyalist hareketin en ağır gerileme dönemlerinde, düzen tarafından kitlelerin önüne tek legal sosyalist parti olarak sürdüğü bu oluşum, tutarlı oportünizmin, sosyalizmden sosyal demokrasiye, oradan da faşizm işbirlikçiliğine geçişinin geleneksel yolunu izleyerek bu noktaya gelmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu liste daha da uzatılabilir. Bunlara özellikle, özel savaş aygıtı içinde devletin envaterinde bulunan silahları her türlü denetlemeden özgür olarak kullanan sayısız askeri-"sivil" kontrgerilla (yeni adıyla &lt;strong&gt;"iyi çocuklar"&lt;/strong&gt;) gruplarını ve hiç şüphesiz &lt;strong&gt;MHP&lt;/strong&gt;'yi de eklemek gerekir. "Saygın" basın tarafından bu olayların dışında "uslanmış" bir odak olarak gösterilmek istenen MHP, saygın bir parti olarak burjuva parlamentarizmi oyununa yerini yeniden aldığından emindir. Bu yüzden bütün bu irili ufaklı faşist şebekelerin provokasyonlarının siyasi rantını seçimlerde öncelikle kendisinin toplayacağından emin olarak bu sahte görüntüyü korumaya özen gösterirken, bir yandan Anadolu'da Kürt illerinden göç alan Batı bölgelerinde Kürtlere karşı tahriklerini aralıksız olarak örgütlemeyi sürdürerek bu işlerde de öncülüğünü kimseye kaptırmayacağı mesajını vermektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kara-Yüzler faşizminin bu enflasyonu ne kadar mide bulandırıcı bir tablo oluşturursa oluştursun, gerçekte düzenin halka karşı savaş içinde kendisini nasıl bir batağa sürüklediğini göstermektedir. Sermaye diktatörlüğü, dillere destan "demokrasi"sinin bu faşist aşılama olmadan ayakta kalamayacağını hissetmektedir. Ancak bu, tayin edici açık sınıf savaşımını yalnızca erteleyen, böyle yapmakla da kendi kaçınılmaz çöküşünün daha kesin, daha ani ve daha şiddetli olmasını garanti altına alan bir önlemdir. Demokrasi güçlerinin görevi, burjuva demokrasisiyle kara-yüzler faşizminin kanlı köşe kapmaca oyununda şu ya da bu tarafın kuyruğuna kapılma eğilimleriyle kararlı bir mücadele içinde, emekçi halkın kendi bağımsız savaşım hattını ortaya çıkarmaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;Komünist Bakış&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;---------------------&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.stalinkaynak.com/met/kara_yuzler1.htm"&gt;Lenin - Çar Avrupa'yı ve Kara-Yüzler Hükümeti İngiltere'yi Ziyaret Ediyor&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.stalinkaynak.com/met/kara_yuzler2.htm"&gt;Lenin - Kara-Yüzler &lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/28011877-115018441050277960?l=komunistpartizan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/28011877/posts/default/115018441050277960'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/28011877/posts/default/115018441050277960'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://komunistpartizan.blogspot.com/2006/06/kara-yzlerimiz.html' title='&quot;Kara-Yüzler&quot;imiz'/><author><name>s.k.editör</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-28011877.post-115005988455087382</id><published>2006-06-11T22:38:00.000+03:00</published><updated>2006-06-21T21:33:57.683+03:00</updated><title type='text'>Limter-İş yöneticilerine özgürlük!</title><content type='html'>Desan Tersanesinde 6 aydır ödenmeyen ücretlerini alabilmek için direniş sürdüren &lt;strong&gt;Limter-İş&lt;/strong&gt; sendikası Genel Başkanı &lt;strong&gt;Cem Dinç&lt;/strong&gt; ve sendika eğitim uzmanı &lt;strong&gt;Kamber Saygılı&lt;/strong&gt; bugün çıkartıldıkları mahkemede "polise mukavemet" gerekçesiyle tutuklandılar. Dün direnişteki işçilere yapılan polis saldırısında başından ve omzundan yararlanan Genel Başkan Cem Dinç, travma raporu aldıktan sonra, saldırgan polisler hakkında suç duyurusunda bulunmak üzere gittiği savcılık tarafından tutuklanmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En temel hakları için mücadele eden işçilere karşı polis-kiralık çete saldırıları doruk noktaya ulaşmıştır. AKP İzmit il kongresinde, Genel Sağlık Sigortası'nı protesto etmek isterken polis terörüne maruz kalan işçiler, sendikacılar ve siyasi parti temsilcileri hakkında hapis cezası ve memurluktan men istemiyle dava açıldı. Çeşitli sektörlerde kölelik koşullarına karşı sendikalaşmak isteyen işçileri yıldırmak için hemen her gün gerçekleştirilen şiddet eylemleri polis tarafından desteklenmekte ve mahkelemer tarafından görmezden gelinmektedir. Polis devletiyle içiçeliği ve faşizm heveslisi katliamcı şebekelerle ideolojik kardeşliği son olaylarla iyice açığa vuran gerici hükümet, işçi sınıfı üzerindeki baskı, şiddet ve yıldırma politikasının başlıca sorumlusudur. "Kadın ve çocukları" bile polis terörüne hedef gösterebilen bir iktidarın örgütlü bir işçi hareketinin önünü kesmek için hiçbir şeyden kaçınmayacağı açıktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşçilerin haklı mücadelesi polis saldırganlığı ve hukuksuz uygulamalarla engellenemez!&lt;br /&gt;Limter-İş yöneticileri derhal serbest bırakılsın!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;Komünist Bakış&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Limter-İş'in açıklaması: &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sendikamız Genel Başkanı Cem Dinç ve Eğitim Uzmanımız Kamber Saygılı tutuklandı. Desan işçileri günlerdir direniyor. Saldırıya uğradılar, yaralandılar ama direnişten vazgeçmediler. Desan Tersanesi işçileri ile birlikte direniş yerinde uğradıkları polis saldırısı sonucu kafasından yaralanan Genel Başkanımız Cumartesi günü suç duyurusunda bulunmaya gittiği savcılıkta, Eğitim Uzmanımız ise direniş yerinden polise mukavemet ettikleri gerekçesiyle gözaltına alındı. Bugün ise tutuklanarak Kartal Cezaevine konuldular. İşçilere saldıranlar, sendika genel başkanımızı yaralayanlar nasıl "mukavemete" uğrayabilirler. Açık ki bu, Tersane patronlarının direnişi kırmak için düzenledikleri bir komplodan ibarettir. Tersane işçilerinin haklarını savundukları için defalarca saldırıya ve yasal kovuşturmaya uğrayan sendikamız susturulmak isteniyor. Hiçbir saldırı Desan işçilerini ve sendikamızı hak alma mücadelesinden alıkoyamayacaktır. Desan patronunu kurtarma heveslerini boşa çıkaracak, doğru bildiği yoldan yürüyecektir. Bu tutuklama saldırısı bütün direnen işçilere, sendikacılara yapılan bir saldırıdır. Bu saldırı, işçi sınıfının hak alma mücadelesine yapılmıştır. Bu saldırı, sınıf sendikacılığınadır. Bu saldırı hepimizedir. Sendikamız Genel başkanı Cem Dinç ve Örgütlenme Uzmanımız Kamber Saygılı'nın tutuklanmasını protesto ediyoruz. Tutuklanan arkadaşlarımız derhal serbest bırakılmalıdır. Mücadeleci sendikaları, sınıf dostlarını tutuklama saldırısını protesto etmeye ve direnişimizle sınıf dayanışmasını örmeye çağırıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;DİSK/Limter-İş Sendikası&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/28011877-115005988455087382?l=komunistpartizan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/28011877/posts/default/115005988455087382'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/28011877/posts/default/115005988455087382'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://komunistpartizan.blogspot.com/2006/06/limter-i-yneticilerine-zgrlk.html' title='Limter-İş yöneticilerine özgürlük!'/><author><name>s.k.editör</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-28011877.post-114974684127187091</id><published>2006-06-08T08:11:00.000+03:00</published><updated>2006-06-11T02:47:58.356+03:00</updated><title type='text'>Dünyadan başlıklar</title><content type='html'>&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/3007/2960/1600/MLST.jpg"&gt;&lt;img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/3007/2960/200/MLST.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Brezilya'da Topraksızlar parlamentoyu bastı&lt;/strong&gt; 6/6/2006&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Brezilya'da Salı günü 500 civarında topraksız tarım işçisi parlamento binasını bastı. Topraksızların barışçıl bir dilekçe eylemi olarak başlayan olaylar, polisin saldırgan tutumuna tepki olarak parlamento binasının giriş bölümünün işçiler tarafından işgali biçimde gelişti. Olayda 25 kişi yaralanırken 300 civarında kişi gözaltına alındı. Topraksız köylülerin toprak işgali haraketinin başını çeken MST (Topraksızlar Hareketi) ise sözkonusu eylemde hiçbir üyelerinin bulunmadığını belirten bir &lt;a href="http://www.mstbrazil.org/?q=june7pressrelease"&gt;açıklama&lt;/a&gt; yayınladı. Eylemin MST'den daha radikal bir mücadele çizgisini savunarak ayrılanlar tarafından kurulan MLST (Topraksızların Kurtuluş Hareketi) tarafından örgütlendiği belirtiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kırsal nüfusun %40'lık kesiminin toprakların ancak %1'ine sahip olduğu Brezilya, dünyada toprak dağılımı adaletsizliğinin en yüksek olduğu ülkelerden birisi durumunda. 400.00 aileye toprak dağıtmayı vaadeden sosyalist iddialı Lula da Silva'nın İşçi Partisi'nin (PT) başında bulunduğu hükümetin üç yıllık iktidar döneminde bunun dörtte birinden azını dağıtması, ülkenin en güçlü toplumsal odaklarından biri olan topraksız hareketinin hoşnutsuzluğuna yol açıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Getiğimiz senenin Kasım ayı içinde Brezilya parlamentosunda toprak sahiplerine yakın parlamenterlerin isteğiyle kurulan bir araştırma komisyonu, İşçi Parti'li parlamenterlerin itirazlarına rağmen toprak işgali hareketinin "terörist" eylem kapsamında değerlendirilmesini içeren bir rapor hazırlamıştı. Gerçekte ise büyük toprak sahiplerinin topraksız işçileri ve yoksul köylüleri yıldırmak üzere kurduğu silahlı milis grupları katliamlarını yıllardır sürdüyor. İşçi Parti'li hukukçuların hazırladığı bir araştırmada 20 yıllık süreçte 1300'den fazla yoksul köylü ve işçinin bu çeteler tarafından öldürüldüğü ortaya konmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lula hükümetinin devrimci politikaları kesin olarak dışlaması, ülke içindeki güçlü emekçi yığın hareketinin, uluslararası planda ise bölgede Küba, Venezüella ve Bolivya'daki iktidarların başını çektiği antiemperyalist yönelimin gerisinde kalmasına yol açıyor.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/28011877-114974684127187091?l=komunistpartizan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/28011877/posts/default/114974684127187091'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/28011877/posts/default/114974684127187091'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://komunistpartizan.blogspot.com/2006/06/dnyadan-balklar.html' title='Dünyadan başlıklar'/><author><name>s.k.editör</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-28011877.post-114917914546981954</id><published>2006-06-01T19:18:00.000+03:00</published><updated>2006-06-06T23:25:51.723+03:00</updated><title type='text'>Venezüella’da Medya Saldırganlığı</title><content type='html'>&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/3007/2960/1600/ares.gif"&gt;&lt;img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/3007/2960/320/ares.png" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Venezüella’da çıkarları emperyalizmle ortak tekelci kuruluşlara bağlı medyanın yaptığı yayınları takip edince, dünya çapında giderek güçlenen bu kuruluşların arzettiği tehlikeyi fark ediyoruz. Venezüella medyasını izleyince, dünyanın herhangi bir ülkesinde devrimci bir gücün iktidara gelmesinden önce ve sonra medyanın nasıl gerici bir rol oynayacağını, tekellere bağlı bu kuruluşların nasıl yayınlar yapacağı hemen anlaşılıyor. Bu tür yayınların çarpıcı bir örneği &lt;a href="http://stalinkaynak.com/devrimkronik.htm"&gt;“Devrim Televizyondan Yayınlanmayacak” &lt;/a&gt;adlı belgeselde örneklenmişti. O zamandan beri Venezüella’nın özel kanalları farklı bir çizgide yayın yapmıyorlar. Ne var ki bu “gazetecilerin” kimden para aldığını, kimin çıkarlarına hizmet ettiğini çok iyi bilen ve devrimde giderek daha fazla sorumluluk alan halk bu defa daha bilinçli. Medya da bunun farkında, yoksulların desteğini kazanma umudunu yitirmiş, orta sınıfı kendi yanına çekmeye çalışıyor. Faşist güçlerle beraber yaptıkları komploları ve devrimci güçlerin bu komplolara karşı nasıl mücadele ettiklerini birkaç örnekle görelim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karakas sokaklarında satılan kaçak-kopya disklerin arasında bir tanesi dikkat çekiyor. Kapağında Venezüella’daki Küba Başkonsolosunun fotoğrafı, fotoğrafın altında “Küba Başkonsolosu Konuşuyor” diye bir başlık. Bu diski kimin çıkardığına, kimin çoğaltıp dağıttığına dair en ufak bir ibare yok. Daha sonra yapılan araştırmalarda bu disklerden tam yüz bin tane basıldığı tespit ediliyor. Disklerin çoğaltıldığı yer ise Küba karşıtı mafyanın ve Latin Amerikalı karşı devrimcilerin üssü sayılan ABD’nin Miami kenti.Yüz bin tane disk çoğaltıp bunları dağıtabilmek için ne kadar paraya ve ne kadar iyi bir dağıtım ağına sahip olmak gerektiğini tahmin etmek zor değil. “Küba Başkonsolosu Konuşuyor” başlıklı bir diski gören herhangi bir Venezüella vatandaşı da ülkelerine onbinlerce doktor ve öğretmen yollayan Küba Başkonsolosu’nu dinlemek için hemen satın alıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne var ki, diski satın alan kişi eve gidip bunu izlemeye başladığında şaşkına dönüyor. Fondaki tok ses Küba Başkonsolosu’na, Küba halkına, sosyalizme hakaretler yağdırıyor. Küba’dan Venezüella’ya gelen doktor ve öğretmenler için ajan yakıştırması yapıyor. Daha sonra Chavez’e karşı yapılan darbe günlerinde Küba konsolosluğu önündeki görüntülere yer veriliyor. Önce, darbenin gerçekleştiği günlerde Küba konsolosluğunun önünde neler olduğunu hatırlayalım: Üç günlüğüne Chavez’i yerinden eden bu darbe girişiminde faşist gruplar Küba Konsolosluğu binasına saldırmış, içeri girmeye çalışmış, Kübalı diplomatlara ait makam araçlarını parçalamış, binanın elektrik ve suyunu kesmiş, içeriye yiyecek sokulmasını engellemişti. Dışarıdaki kalabalığı yatıştıramayan Kübalılar özel bir televizyon kanalının kameramanı ve muhabiriyle dışarıdaki faşist kalabalığın bir temsilcisinin elçiliğe girmesine izin vermişti. Özel kanalın kameramanı ve muhabiri hem diplomatlarla hem de siyasal sığınma talep eden Chavez rejiminin bazı yöneticileri ile röportaj yapacaktı. Temsilci ise kabul edilemez “taleplerini” Küba Konsolosu’na bildirdi: Siyasal sığınmacılar binanın dışında bulunan kalabalığa teslim edilecek, Kübalı diplomatlar da Venezüella’yı terk edeceklerdi. Bütün bu talepler ve Küba Başkonsolosu German Sanchez’in buna verdiği yanıt bu özel televizyonun kamerası tarafından kaydedilmişti. Özel televizyonların hiçbir zaman yayınlamadığı bu kayıtlarda German Sanchez’in kesin bir dille herhangi bir tehdide boyun eğmeyeceğini, kendisinin cesur Küba halkını temsil eden bir diplomat olarak faşist grupların hiçbir talebini kabul etmeyeceğini bildirdiği konuşmanın tümü yer alıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yüz bin adet basılan ve tüm Karakas’a dağıtılan diskte ise bambaşka bir tablo çiziliyor, Küba Başkonsolosu’nun bir korkak olduğu söyleniyordu açıkça. Örneğin olayları yorumlayan tok sesli adam, German Sanchez’in yeni “yetkililerle” gayet mantıklı bir biçimde Kübalı diplomatların güvenliğinin sağlanmaması durumunda iktidarı alan gerici güçlerin uluslararası bir suç işlemiş sayılacağını belirttiği telefon konuşmasını “bakın, Küba Konsolosu Carmona Hükümetini (darbeci hükümeti) nasıl tanımış oldu” diye aktarıyordu. Konsolosluk kapısının önünde biriken faşist saldırganlarsa “Venezüella’nın Kübalaşmasını istemeyen vatandaşlar” diye tanımlanıyor, yapılan saldırı vatanseverce bir eylem olarak övülüyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki devrimci güçler bu tür saldırıları nasıl püskürtüyor? Aslında devrimci güçler bu saldırıları sadece püskürtmekle kalmıyor, birkaç cepheden karşı saldırıya geçiyor. Okuma yazma kampanyaları bunlardan biri. Geçen sene bir milyon tane Don Kişot basıp aralarında okuma yazma bilmeyen tek kişi kalmayan kitlelere ücretsiz dağıtılmıştı. Bu sene de bir milyon tane “Sefiller” basılacak ve ücretsiz dağıtılacak. Ücretsiz sağlık hizmetleri, su ve elektrik verilmeyen mahalle kalmaması, yolların yapılması, sürekli yeni fabrikalar açılması, işsizliğin azalması, enflasyonun düşmesi, ülkenin tek ürüne (petrole) dayalı üretim yapısından yavaş yavaş kurtulup kalkınmaya başlaması ve belki de en önemlisi bunların halkın katılımıyla gerçekleştirilmesi medyanın uydurduğu yalanları halkın gözünde komik kılıyor. Gerçekten de, ömrü boyunca horlanmış, devletten sadece baskı görmüş, on yaşından beri kör ama altmış yaşına gelince ücretsiz uçakla Küba’ya götürülüp ameliyat olan ve dünyayı yeniden görmeye başlayan, çocuklarını ve torunlarını ilk kez görme mutluluğunu yaşayan bir insan “Kübalı ajanlar ülkeyi işgal ediyor” yalanlarına kanar mı? Medyada açılan iftira kampanyaları yaşamın gerçeklerine çarpıp unufak oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bununla birlikte Venezüella hükümeti devlet televizyonu ve Küba’yla ortak açılan ve bütün dünyaya uydu yayını yapan Telesur kanallarını kullanarak bu yalancıları teşhir etmekten geri kalmıyor. Türkiye saatiyle sabah 10.30’da devlet kanalında La Hojilla adlı bir programda medyada bir önceki gün çıkan yalan haberler birer birer gösteriliyor ve bu haberlerin yalan olduğu kanıtlanıyor. Küba Konsolosuna ve Küba halkına hakaretlerle dolu diskteki görüntülere karşılık olarak La Hojilla programında söz konusu televizyon kanalının hiçbir zaman vermediği görüntülerin tümü yayınlandı. Bu görüntülerde Kübalı diplomatların korkup sinmek şöyle dursun, ölüm tehdidi altında olmalarına rağmen ülkelerini temsil etmenin bilinciyle faşistlere en ufak bir taviz vermedikleri açıkça görülüyordu. Ayrıca programa katılan bir hukuk profesörü Kübalı diplomatların iktidarı üç günlüğüne ellerinde bulunduran çeteye işledikleri suçun uluslar arası hukuka aykırı olduğunu, önlem almazlarsa uluslarası yaptırımlarla karşı karşıya kalacaklarını bildirmesinin Carmona hükümetini tanımak anlamına gelmediğini anlatıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Chavez’e karşı yapılan darbe sırasında olduğu gibi medya hala gerici güçlerle işbirliği yapan, onları koruyan bir tutum sergiliyor. Medyanın iki gün önce Merida kentinde bulunan And Üniversitesi’nde terör estiren faşist “öğrencilere” kol kanat germesi bunu iyice görünür kıldı. Üniversite yöneticilerinden destek gören, Uzi marka silahlarla gövde gösterisi yapan, üniversitenin etrafını saran polise ateş açıp 36 polisi yaralayan faşistler medya tarafından “düşünce suçluları” olarak gösterildi. Faşistlerin üniversite içinde ellerinde silahla gezmeleri, polise ateş açmaları polis kameralarınca tespit edildi. Bir güvenlik görevlisi faşistler tarafından açıkça tehdit edildiğini anlattı kameralara.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/3007/2960/1600/fascistas.3.jpg"&gt;&lt;img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/3007/2960/320/fascistas.3.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özel kanallar ise bütün bunlar sanki hiç olmamış gibi, üniversitenin özerkliğinden, rektörün izni olmadan polisin içeri girememesinden yararlanıp üniversite kampüsünde kalarak tutuklanmaktan kurtulan faşistlerin lideriyle ropörtajlar yapıp “olayları” bir de onun ağzından dinledi. Faşistlerin lideri ise “bu görüntülerin fotomontaj olduğunu, ellerinde hiçbir silah bulunmadığını” söyleyebildi televizyonda. Programı yöneten “gazeteci” ise “o halde polislerin vücuduna saplanan kurşunlar hangi silahlardan çıktı?” diye sormayı “aklına getiremedi.” Üzgün bir edayla iki elini birleştirdi, başını hafif öne eğdi ve şu öneriyi getirdi: “Anlaşılan yargı organları ve polis bu işte tarafsız olamayacak, o halde tarafsız bir komisyon oluşturulsun ve bu komisyonun vereceği karara herkes uysun.” Sanki ortada devlet diye bir şey yokmuş, ortada işlenen bir suç yokmuş gibi sakin bir ses tonuyla “anlaşmazlığa düşen iki karşıt grup arasında” hakem rolüne soyunuyordu. Tesadüfe bakın ki "gazetecinin" kurulmasını istediği "adalet" komisyonunun üyeleri de Soros ve CIA'den para alan bir "Sivil Toplum Örgütü'nün" üyeleri!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devrimciler ise La Hojilla programında bu görüntülerin fotomontaj olamayacağını teknik açıklamalarla ispatladılar. Tehdit edilen güvenlik görevlisi ve bu grup tarafından terörize edilen öğrencilerle konuşuldu. Medyanın olayda aldığı role ilişkin değerlendirmeler yapıldı. Kurulması istenen "adalet" komisyonunda bulunanların kim oldukları birer birer açıklandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi ise olayın faillerinin cezalandırılması bekleniyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Medya ise devletin karşı devrimcilere uyguladığı şiddeti totaliter-faşist bir devletin uygulamaları olarak göstermeye devam ediyor. Buna rağmen halk bilinçlendikçe ve devrim ilerledikçe medya giderek güç kaybediyor ve korkuları artan, giderek saldırganlaşan burjuvaziyi koruması da bir o kadar güçleşiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;Komünist Bakış&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/28011877-114917914546981954?l=komunistpartizan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/28011877/posts/default/114917914546981954'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/28011877/posts/default/114917914546981954'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://komunistpartizan.blogspot.com/2006/06/venezellada-medya-saldrganl.html' title='Venezüella’da Medya Saldırganlığı'/><author><name>s.k.editör</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-28011877.post-114908801523727814</id><published>2006-05-31T16:47:00.000+03:00</published><updated>2006-06-01T17:36:13.500+03:00</updated><title type='text'>Örnek yurttaş yüzbaşı Tekin</title><content type='html'>&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/3007/2960/1600/tekin.png"&gt;&lt;img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/3007/2960/320/tekin.png" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;"Ulusalcı" bir saadet tablosu: İbrahim Şahin, Korkut Eken ve yüzbaşıcık M.Tekin&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şanlı &lt;strong&gt;"Ulusalcı" &lt;/strong&gt;(şovenist) partimiz, Danıştay katliamında çok renkli "Kızılelma koalisyonunun" içindeki faşist grupların rolünü gizlemek için ordudan atılma yüzbaşı Tekin'i masum ilan etti hatta giderek bir kahraman yarattı. Majestlerinin "İşçi Partisi"nden, Cumhuriyet gazetesine kadar şovenist pisliğe boğazlarına kadar batmış dünün "solcuları" da dahil olmak üzere şovenist-neo-turancı koalisyonun tüm üyeleri, İbrahim Şahin'le, Korkut Eken'in kolundan çıkmayan, el ve eteklerini öpmeye doyamayan ıskartaya çıkarılmış bir faşizan yüzbaşının, yalnızca bu olayla ilgisiz olduğunda değil, her bakımdan örnek bir yurttaş olduğunda da kesin bir mutabakata vardılar. Hatta M.Tekin ismini ortaya atan Polis-Hükümet koalisyonu bile bazı ödünler karşılığında bu tezi kabul etmeye gönüllü olduğunun işaretlerini veriyor, Adalet Bakanı son basın toplantısında "çete veya örgüt" sözlerinin telaffuz etmekten özenle kaçınmıştır. Yüzbaşı Tekin'in tutuksuz yargılanmak üzere serbest kalması, "Çağdaş" Cumhuriyet gazetesine, "Aydınlık" İşçi Partisi'ne ve "laik" CHP'ye göre bu kişinin sütten çıkmış ak kaşık olduğunu kanıtladı ve böylece &lt;strong&gt;Polis-Hükümet&lt;/strong&gt;'in "çete ya da örgüt tezleri" kesin olarak çöktü. Faşist Yüzbaşı Tekin'in serbest kalması gerçekte masum olduğunu değil, Polis-Hükümet'in henüz yasalaşmamış yeni TMK'ya göre yürüttüğü hazırlık soruşturmasının tek amacının karşı tarafın kirli çamaşırlarının ucunu biraz göstermekten ibaret olduğunu kanıtlamıştır. Soruşturmanın açık olarak yürütülmesi Tekin'den daha önemli olan faşist bağlantıların kaçması ve delillerin karartılması için gerekli zamanı sağlamıştır. Kaldı ki, Polis-Hükümet bu şarlatanlığa ilk kez başvurmuyor. Sünepe bir savcıya ciddi bir iddianame yerine duygusal bir edebi deneme yazdırarak Şemdinli soruşturmasının başlatılamadan bitirilmesine zemin hazırladılar. Son olayda da telefon görüşmelerinin veya evlerde bulunan yayınların kişileri suçlamak için mevcut TMK çerçevesinde yeterli delil teşkil etmediğini Polis-Hükümet de çok iyi biliyordu, ancak soruşturmayı bu tip yüzeysel delillerle terör örgütü yaratmaya imkan veren çıkmamış TMK'ya göre yürütmeyi kasten tercih etmiştir. Böylece hem laiklik-çağdaşlık-aydınlık iddiasında olan karşı tarafa istendiğinde tüm pisliklerini ortaya dökebileceği mesajı &lt;strong&gt;fazla ileri gitmeden&lt;/strong&gt; verilmiş, hem de yeni yasa fiilen yürürlüğe sokulmuş oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Polis-Hükümet tarafından basına yaygın olarak servis edilen bu yüzeysel bilgi ve karineler, her ne kadar özellikle sözkonusu kişileri mahkum edecek bir iddianame hazırlamaya yetmeyecek düzeyde tutulmuş olsa bile, emekçi halkın gözünde bu kişilerin ne idüğü hakkında hüküm vermeye fazlasıyla yeterlidir. Bu şebekenin Akın Birdal'a girişilen suikasttaki düzenleyen aynı bağlantılardan oluştuğu kesin olarak görülmüştür. Bir tablo ortaya çıkmaktadır: Mao'nun "gerilla balıksa halk denizdir" tezini hatırlacak biçimde "faşist katiller balıksa, Şovenist ("ulusalcı") hareket denizdir" diyebilecek durumdayız. "Aydınlanma ve laikliğin biricik koruyucusu" Cumhuriyet gazetesi yönetimi, "İşçi Partisi" gibi odaklar ise, bir ucu da kendilerine uzanan &lt;strong&gt;şovenist kanser&lt;/strong&gt;in bu metastazını telaşla gizlemeye çalışarak, halkı enayi yerine koymada ve uyutulacak koyunlar olarak görmede mukaddesatçı rakiplerinden hiç de geri kalmaya niyetli olmadıklarını bir kez daha kanıtlamış oldular.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;devam edecek...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/28011877-114908801523727814?l=komunistpartizan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/28011877/posts/default/114908801523727814'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/28011877/posts/default/114908801523727814'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://komunistpartizan.blogspot.com/2006/05/rnek-yurtta-yzba-tekin.html' title='Örnek yurttaş yüzbaşı Tekin'/><author><name>s.k.editör</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-28011877.post-114883608414427260</id><published>2006-05-28T20:05:00.000+03:00</published><updated>2006-06-06T19:18:12.906+03:00</updated><title type='text'>Başimam Çıldırdı!!</title><content type='html'>Şeyhülislam Hazretleri kadınların saçı açık fotoğraf çektirmesinin caiz olmadığı fetvasını verdi. 26 Mayıs'ta Hürriyet'te çıkan haberi aktarıyoruz:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Diyanet İşleri Başkanlığı, kimlikler için saçı açık fotoğraf çektirenlerin "tövbe etmesi" gerektiğini açıkladı. Diyanet İşleri Başkanlığı vatandaşlardan gelen "başörtüsü" sorularına Alo Fetva Hattı"nda yanıt verdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saçı açık fotoğraf çektirmenin günah olduğu, istemeden de olsa bu şekilde fotoğraf çektirenlerin tövbe etmesi gerektiğini belirten Diyanet, Hz. Peygamber"in de günahı olmadığı halde günde 70 kere, hatta 100 kere Allah"a tövbe ettiğini ifade etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başkanlık, "Okumanız zaruri ise "ki Müslümanlar okumalıdır" o zaman perukla fotoğraf çektirilebilir. En azından asıl saçınız görünmemiş olur" dedi. Diyanet, kadınların başörtülerini yakalarının üzerine kadar örtmeleri gerektiğini bildirdi."&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/28011877-114883608414427260?l=komunistpartizan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/28011877/posts/default/114883608414427260'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/28011877/posts/default/114883608414427260'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://komunistpartizan.blogspot.com/2006/05/baimam-ldrd.html' title='Başimam Çıldırdı!!'/><author><name>s.k.editör</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-28011877.post-114857188818632223</id><published>2006-05-25T18:35:00.000+03:00</published><updated>2006-05-25T19:22:51.943+03:00</updated><title type='text'>Hükümet ve polis elele "bilgi kirliliği" yayıyor!</title><content type='html'>&lt;strong&gt;'Soruşturmayı Hükümet yürütüyor' &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cumhuriyet 25.05.2006&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Yargıtay &lt;/strong&gt;Onursal Cumhuriyet Başsavcısı &lt;strong&gt;Sabih Kanadoğlu&lt;/strong&gt;, soruşturmanın savcılarca değil hükümet tarafından götürüldüğünü söyledi. "Belirli bir bilgi kirliliği özel olarak yapılıyor" diyen Kanadoğlu, Gerçeğin ortaya çıkacağını sanmanın "safdillik" olduğunu söyledi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onursal Başsavcı Sabih Kanadoğlu, saptırıldığı ve yönlendirildiği izlenimi veren soruşturmada gerçeğin ortaya çıkacağını sanmanın 'safdillik' olacağını vurguladı &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ANKARA (Cumhuriyet Bürosu) - Yargıtay Onursal Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu , soruşturmanın savcılarca değil hükümet tarafından götürüldüğünü vurgulayarak &lt;strong&gt;''Soruşturmanın maddi gerçeği ortaya çıkaracağını sanmak safdillik olur'' &lt;/strong&gt;dedi. Yargıtay Onursal Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu, hazırlık soruşturmasının gizli olduğunu, bunun yargılamanın başlamasına kadar sürdüğünü anımsatarak &lt;strong&gt;''Türk Ceza Yasası'na göre, bu gizliliğin ihlalinin de ceza yaptırımı vardır. İhlal eden için yasada 1 yıldan 3 yıla kadar hapis cezası öngörülmüş. Ana ilke, soruşturmanın doğrudan doğruya savcı tarafından yapılacağıdır. Kolluk da savcının emrinde talimatla hareket eder'' &lt;/strong&gt;diyerek olması gerekeni anlattı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kanadoğlu, Danıştay soruşturmasında yaşananları şöyle değerlendirdi: &lt;strong&gt;''Başbakan, Başbakan Yardımcısı, bakanlar, vali, herkes soruşturmanın içinde. İçinde olmayı da iftiharla ortaya koyuyorlar. 'Bizzat ben ilgileniyorum' diyen bir Başbakan ile karşı karşıyayız. 'Sürprizlere hazırlıklı olun' diyen bir Başbakan Yardımcısı var. Bilgi dediğimiz şeyler ortalıkta uçuşuyor. Belirli bir bilgi kirliliği özel olarak yapılıyor. Görünen manzara; bu soruşturma yürütme tarafından götürülüyor. Bu, kuvvetler ayrılığı ilkesine ters düşer. Yargının işine müdahale anlamı taşır. Eğer kamuoyu bu soruşturmanın yürütme tarafından yürütüldüğü izlenimi ve kararına varırsa olumlu bir sonuç alma olanağı ortadan kalkar.'' &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kanadoğlu, sanık ve şüpheli ifadelerinin, evlerindeki arama tutanaklarının basına yansıdığını anımsatarak &lt;strong&gt;''Ortaya çıkan tabloya baktığımızda, yürütmenin özel bir çabasını görmemek mümkün değil. Bu şekilde saptırıldığı, yönlendirildiği yolunda izlenim veren bir soruşturmanın maddi gerçeği ortaya çıkaracağını sanmak safdillik olur'' &lt;/strong&gt;dedi.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/28011877-114857188818632223?l=komunistpartizan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/28011877/posts/default/114857188818632223'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/28011877/posts/default/114857188818632223'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://komunistpartizan.blogspot.com/2006/05/hkmet-ve-polis-elele-bilgi-kirlilii.html' title='Hükümet ve polis elele &quot;bilgi kirliliği&quot; yayıyor!'/><author><name>s.k.editör</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-28011877.post-114851975773534655</id><published>2006-05-25T04:10:00.000+03:00</published><updated>2006-05-25T04:55:27.236+03:00</updated><title type='text'>Tekeller varsa gericilik de var!</title><content type='html'>&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/3007/2960/1600/1996_mcdonalds.1.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://photos1.blogger.com/blogger/3007/2960/320/1996_mcdonalds.jpg" border="0" alt="" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bush Yönetiminin Politikalarını “Örgütlü Batılinanç” Yönlendiriyor&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;31 Mart 2006 (Prensa Latina).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mineapolis, Minnesota’daki Yerel Özyeterlilik Enstitüsü kurucusu ve başkan yardımcısı David Morris’e göre ABD’de sosyal ve dış politikaları örgütlü batılinanç yönlendirmeye başlamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alternet’de bu hafta içinde yayınlanan makalesinde Morris bunun en açık örneğini, geçenlerde birçok eyaletin eczacılara ve doktorlara, davranışları kendi batılinançlarına ters düşen hastaları tedavi etmeyi reddedebilme hakkını veren yasal düzenlemeler olduğunu belirtmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Örgütlü etkin dinlerin yarattığı esas sorun batılinançları ve mesihvari hareketleri teşvik etmesinde yatmaktadır. Tanrı-merkezli batılinanç ölümcül bir güç olabilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu anki ABD başkanı George W. Bush’un, bir resmi internet sitesinde yayınlanan sözleri şöyledir: “Batılinançların insanların hayatındaki gücüne inanıyorum. Devletimiz, bir kilisenin, bir sinangogun ya da bir camiin başlattığı bir programdan korkmamalıdır. Amerika’da batılinanç üzerinde temellenen programlara karşı ayrımcılık yapmamalıyız. Bu tür programların federal parasal desteğe ulaşmasına izin vermeliyiz, çünkü batılinanç üzerinde temellenen programlar insanların hayatlarını değiştirebilir ve Amerika böylece daha iyi hale gelebilir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa American Heritage sözlüğü batılinancı, “doğa yasalarının bilinmemesine dayanan inanç, ibadet ya da ayin” ve “bilgisizliğin daha da artmasına yol açan korkulu veya aşağılık bir durum” olarak tanımlamaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Moris, bu tür gücün aslında dünyadaki birçok şiddet olayının temelinde yattığına dikkat çekiyor. En yakın örnek Irak savaşı, hatırlanacak olursa kitle imha silahlarının varlığı iddiası herhangi bir gerçek kanıta dayandırılamadığı halde, Saddam Hüseyin’in şeytanın yeryüzündeki cisimleşmesi olduğu inancı sayesinde kabul ettirilebilmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Filistin’deki (Yahudi-Müslüman), Balkanlardaki (Ortodoks Sırp-Müslüman), Kuzey İrlanda’daki (Protestan-Katolik), Keşmir’deki (Müslüman-Hindu), Endonezya’daki (Müslüman-Timorlu Hıristiyan) veya Kafkaslardaki (Ortodoks Rus-Müslüman Çeçen) çatışmalar, son on yıllarda dinin milyonlarca insanın ölümünün görünüşteki nedeni (bahanesi) olduğu çatışmalardan yalnızca bir kısmıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnancın Sonu kitabının yazarı Sam Harris, insanların cennete daha çabuk gitmek için karşılık olarak kendilerinin ya da başka insanların yaşamlarını verdikleri “cennet yükünü” tartışmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Harris’e göre, batılinancın önemli bir sosyal güç olarak kullanılmasına izin vermek aşırılığı teşvik etmektedir. “Dinsel inanca, inancın açık kanıttan başka bir şeyle saygınlık kazanabileceği düşüncesine verdiğimiz ödünler bizi dünyada çatışmaların en yaygın kaynaklarından birinin adını olması gerektiği gibi açıkça koymaktan alıkoymaktadır.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Morris bu tehlikelerin saptanmasının hükümetlerin dini yasaklaması gerektiği anlamına gelmediğini açıklamaktadır. Ona göre “dinsel inanç insan varoluşunun ayrılmaz bir parçasını oluşturmaktadır [aslında hiç şüphesiz bu da bir batılinançtır –ç.n.]. Yüzbinlerce yıldır insanlar bilinmeyeni açıklamaya çalışmış ve sevdikleri birisinin ölümünü, onun yok olması değil de daha yüce bir biçime geçişi olarak düşünmekte teselli bulmuşlardır.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ama” diyor Bay Moris, “günümüzün örgütlü batılinanç hareketi etkisini kendi sınırlı cemaatının çok ötesine yayma eğilimindedir. Dinin siyasallaştırılması ve batılinançla yönlendirilen devlet yönetimi ABD’de onyıllardan beri giderek daha da büyük bir güç haline gelmektedir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;Stalin Arşivi&lt;/span&gt;&lt;/em&gt; çeviri birimi tarafından Türkçeleştirilmiştir. (5 Mayıs 2005)&lt;br /&gt;Kaynak: La Prensa Latina, http://www.plenglish.com&lt;br /&gt;(La Prensa Latina Küba Cumhuriyetinin resmi haber ajansıdır)&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/28011877-114851975773534655?l=komunistpartizan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/28011877/posts/default/114851975773534655'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/28011877/posts/default/114851975773534655'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://komunistpartizan.blogspot.com/2006/05/tekeller-varsa-gericilik-de-var.html' title='Tekeller varsa gericilik de var!'/><author><name>s.k.editör</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-28011877.post-114851585086793723</id><published>2006-05-25T03:03:00.000+03:00</published><updated>2006-05-25T03:11:53.723+03:00</updated><title type='text'>Yargıtay'dan Erdoğan'a karikatür dersi</title><content type='html'>Yargıtay, Başbakan'a Değil Kart'a Hak Verdi&lt;br /&gt;Yargıtay, Musa Kart'ın karikatürüne yer veren "Sakarya" gazetesiyle ilgili Eskişehir 3. Asliye Hukuk Mahkemesi'nin aldığı "karikatürde suç unsuru yok" kararını destekledi. Başbakan, Evrensel gazetesi ve Penguen dergisine açtığı davaları da kaybetmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/3007/2960/400/tayyipleralemi2.gif" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yargıtay 4. Hukuk dairesi gerekçeli kararından: &lt;blockquote&gt;&lt;p&gt;Siyasi karikatürler siyasetçiler için rahatsızlık yaratsa da okuyucuların olayları daha net biçimde anlama ve kavramalarında etkili olur.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Toplumu yönetme, etkileme ve yönlendirme gücü bulunan siyasetçilerin sahip oldukları bu güç oranında eleştiriye açık olma ve katlanma zorunlulukları vardır.&lt;/p&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bianet/Hürriyet&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/28011877-114851585086793723?l=komunistpartizan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/28011877/posts/default/114851585086793723'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/28011877/posts/default/114851585086793723'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://komunistpartizan.blogspot.com/2006/05/yargtaydan-erdoana-karikatr-dersi.html' title='Yargıtay&apos;dan Erdoğan&apos;a karikatür dersi'/><author><name>s.k.editör</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-28011877.post-114850965688025511</id><published>2006-05-25T00:41:00.000+03:00</published><updated>2006-06-06T19:23:41.743+03:00</updated><title type='text'>İmam sapıtırsa...</title><content type='html'>Danıştay katliamcısı Alparslan Aslan'ın, sayısız vukuatı arasında, öğrencilik -tetikçilik stajı demek daha doğru- döneminde oruç tutmayan öğrencilere bıçaklı- satırlı saldırılarda da en önde yer aldığı basında yer alıyor. Bu ortamda 1 milyar dolar bütçeli diyanetin Başimam'ı, &lt;a href="http://www.hurriyet.com.tr/gundem/4465558.asp?m=1&amp;amp;gid=69"&gt;"Aleviler de namaz kılsın, oruç tutsun" fetvasını &lt;/a&gt;yayınlamıştır. Dün bir yüksek yargı üyesini görevi başında katleden faşist katiller, bugüne kadar en büyük acıyı alevi halkımıza vermiştir, savunmasız Alevi aydınlarının yakılarak katledilişi üç karılı mağara adamları hükümetinin ait olduğu Ortaçağlarda gerçekleşmemiştir, dünün olayıdır. Başbakan'ın ve onu destekleyen dinci yayınların işlerine gelmeyen kararlar alan yüksek yargı mensuplarını, "ulemanın işine karışmayın", "bıraksak, evimizin içine girecekler" söylevlerindeki gibi, en ilkel duygulara seslenerek yaptığı hedef gösterme ve azmettirme türünden bir hezeyandır. AKPci Başimam'ın açıklaması özel olarak alevi halkını, genelde de ramazan aylarında oruç tutmayan veya namaz kılmayan bütün yurttaşları sokaklarda başıboş gezen ve son yıllarda dört bir yandan pompalanan şovenist gazın etkisiyle nasıl bir kanser gibi toplumun bütün hücrelerine yayıldığı son olaylarla açığa çıkan "örgütlü-örgütsüz" faşist-terörün hedef tahtasına koymuştur. Bu fetva, "Ilımlı" Dinci partinin, "mum söndü oynuyorlar" diye halka hakaret edebilen hocalarının en çürümüş özelliklerini muhafaza etmekte ne kadar kararlı olduklarını ortaya koymaktadır. Uyarıyoruz: bu açıklamadan sonra, özellikle Alevilere ve genel olarak fiili şeriat devleti yaptırımlarına boyun eğmeyi reddeden tüm vatandaşlara karşı girişilecek her türlü gerici-faşist saldırıda Başimam da sorumlu olacaktır! Hiç vakit kaybetmeden görevinden istifa etmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;Komünist Bakış&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/28011877-114850965688025511?l=komunistpartizan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/28011877/posts/default/114850965688025511'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/28011877/posts/default/114850965688025511'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://komunistpartizan.blogspot.com/2006/05/imam-saptrsa.html' title='İmam sapıtırsa...'/><author><name>s.k.editör</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-28011877.post-114847742163499364</id><published>2006-05-24T16:04:00.000+03:00</published><updated>2006-06-03T21:44:54.420+03:00</updated><title type='text'>Venezüella: 2006'nın ilk çeyreğinde % 9.4 büyüme!</title><content type='html'>2006'nın ilk çeyreği için yapılan ilk tahminlere göre, Gayri Safi Yurtiçi Hasıla'da geçen senenin aynı dönemine göre % 9.4'lük büyüme öngörüldü. Büyümenin ağırlıklı olarak petrol-dışı sektörlerdeki (imalat, inşaat vb.) ortalama % 10.9'a varan büyümeden kaynaklanmasına dikkat çekildi. Hane halkı gelirlerinin artması ve yeni istihdam yaratılmasından kaynaklanan bireysel tüketim talebinin artmasının büyümeyi olumlu yönde etkileyen faktörlerin başında geldiği belirtiliyor. Ayrıca kamu işletmeleri petrol üretiminde %1'lik artışa karşılık, özel sektör üretimindeki %4.5'lik bir düşüş dikkat çekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;Derleyen:&lt;em&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt; Stalin &lt;/span&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;Ar&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;şivi &lt;/span&gt;çeviri birimi&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/28011877-114847742163499364?l=komunistpartizan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/28011877/posts/default/114847742163499364'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/28011877/posts/default/114847742163499364'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://komunistpartizan.blogspot.com/2006/05/venezella-2006nn-ilk-eyreinde-94-byme.html' title='Venezüella: 2006&apos;nın ilk çeyreğinde % 9.4 büyüme!'/><author><name>s.k.editör</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-28011877.post-114842529263628557</id><published>2006-05-23T22:35:00.000+03:00</published><updated>2006-06-03T21:46:16.196+03:00</updated><title type='text'>Başbakan yurda döndü!</title><content type='html'>Başbakan akşam saatlerinde yurda döndü, Danıştay olayıyla ilgili soruları "o meseleyi kapattık" ve "daha uçaktan yeni indim, hiçbir şey bilmiyorum" diye yanıtladı. Odalar birliği başkanı, İstanbul Sanayi odası başkanı, hepsi &lt;strong&gt;yüce ve kutsal borsa&lt;/strong&gt;nın selameti adına "meselenin artık kapatılması", unutulması gerektiği konusunda bütün gün açıklamalarda bulundular. Aksi yönde davrananlar en azından "ekonomik teröristler" olarak yargılanmaya kendilerini hazırlamalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Polis ve İçişleri, "soruşturmayı derinleştiriyoruz" diye diye soruşturmayı tamamen yüzeye yaymıştır. Türksolu dergisi ve Ulusal Kanal kimliği aracığılıyla "sol"la bile bağlantı kurularak ortalık bir güzel karıştırıldı.[*] Böylece Polis'in işi "derinleştirme"den ne anladığı da ortaya çıktı: "hiç kimse bu işi fazla karıştırmasın, hepinizin bu işle bağlantısı var", kısaca "biz beş kişiyiz birbirimizi biliriz." Hepsi de irili ufaklı partiler biçiminde örgütlenmiş tüm düzen güçleri, Ordu partisi, "Muhafakar Demokrat" Parti, Sosyal-demokrat parti, Polis partisi, Özel harp partisi, sivil-faşist parti, "Ulusalcı" (şoven) gazeteciler partisi, Nurcu parti, Nakşi parti ve "İşçi" partisi vs., bunların istisnasız tümü işin bir ucunun açıkça kendilerine dokunduğunu gördükleri için, bir süre kurbanın cesedini birbirlerinin üzerine atarak herkesin eşit derecede kana bulandığından emin olduktan sonra, kendi halinde bir devlet memurunun kaybının hiç kimse için büyük bir bedel olmadığında kesin bir sessiz mutabakata vardılar. Halk ve işçi düşmanı ve şoven politikaların baş uygulayıcılığı için birbirleriyle yarışan bu kadar bol asil ve yedek maşa varken, elini asla hiçbir kirli işe doğrudan bulaştırmak zorunda kalmayan patron partisi ise ince bir perdenin arkasında, temiz ve sivil kostümü içinde sırıtıyor. Burjuva klikleri arasındaki kanlı tartışmada vicdan rolüne soyunan ve kendisine haksızlıkları önleme görevini biçen bazı sosyalist-demokratların ise güzellik uykularından uyanacağına kimse ihtimal vermiyor. İç barış sağlandı, "borsa toparlandı, dolar düştü", şimdilik herkes mutlu, herşey yolunda...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;* Bunlardan birincisi, Türksolu, Polisin dönemin İstanbul Üniversitesi rektörlüğüyle birlikte öğrenci hareketini terörize etmek üzere kurduğu küçük bir çok-amaçlı provokasyon grubu olan ADKF'nin (Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu) yayın organıdır. Şefleri, burslar, kulüp-matbaa imkanları, akademik kadrolarla bolca ödüllendiren ve özellikle anadolu'dan gelen yoksul öğrencilere de yurt ve harçlık sağlayarak bunları uzun süre kullanan bu şebeke, polis ve üniversite yönetiminin göz yummasıyla İstanbul Üniversitesinde öğrencilere kimlik kontrolü yaparak, Kürt illeri doğumlu olan öğrencilere üniversite çatısı altında ölesiye saldırma provokasyonlarına antifaşist öğrencilerin anladıkları dilden verdiği yanıt sonucunda ve önde gelen bir üyelerinin "dergi penceresinden kendisini attığı" iddia edilen şaibeli intiharı sonrasında üniversitelerden büyük ölçüde silinmiş, ancak provokasyon hizmetlerini başka zeminlerde sürdürmüştür. Başlangıçta gerçekten öğrenci kitlesinin gözünü boyamak için Che Guevara'dan Deniz Gezmiş'e kadar sol değerleri sömürerek yola çıkan bu grup, giderek gerçek rengini belli etmiş ve ülküçü faşizmin bile kolay kolay yapamadığı derecede ırkçı-kafatasçı propagandasıyla öne çıkmıştır. Ne var ki, Prof. Şener Üşümezsoy'dan, Prof. Erol Manisalı'ya ve Yekta Güngör Özden'e çok sayıda tanınmış isim hala bu grubun "Kürtlerin üremesini engellemek" vb. şeylerden söz ettiği kafatasçı dergilerinde yazmayı sürdürmektedir. Grup, Gökçe Fırat adında, İP'nden atılan polisle içli dışlı bir kişi tarafından kurulmuştur.&lt;br /&gt;Ulusal Kanal ise, işçi bayramlarına solculardan dayak yemek korkusuyla yıllardır işçilerle birlikte katılamayan, -Papaz Gapon'un işçi partisi tarzında- bir "İşçi Partisi"nin kesintisiz şovenist yayın yapan televizyon kanalıdır.&lt;br /&gt;Kısacası bu iki grup, en fazla İçişleri Abdülkadir Aksu'nun kendisi kadar "solcu"dur. Yine de görevlerini fazlasıyla yerine getirdikleri anlaşılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Polis "sol"unun gelişimi hakkında daha ayrıntılı bilgi için: &lt;a href="http://www.ekmekveadalet.net/modules.php?name=News&amp;file=article&amp;amp;sid=1981"&gt;ADKF: Devlet Himayesinde Provokatörlük (Ekmek ve Adalet) 19 Mayıs 2003)&lt;/a&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;Komünist Bakış&lt;/span&gt; 24/5/'06&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/28011877-114842529263628557?l=komunistpartizan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/28011877/posts/default/114842529263628557'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/28011877/posts/default/114842529263628557'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://komunistpartizan.blogspot.com/2006/05/babakan-yurda-dnd.html' title='Başbakan yurda döndü!'/><author><name>s.k.editör</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-28011877.post-114832463434562926</id><published>2006-05-22T21:28:00.000+03:00</published><updated>2006-05-24T22:31:56.763+03:00</updated><title type='text'>Hükümeti kurtarma operasyonu başlatıldı</title><content type='html'>&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/3007/2960/1600/Clipboard01.gif"&gt;&lt;img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/3007/2960/320/Clipboard01.png" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Danıştay katlimanının AKP'yi yıpratmak ve iktidardan düşürmek için planlandığı görüşü olayı izleyen günlerde giderek daha sık ve daha yaygın olarak dillendirilmektedir. Hatta bazı ilerici çevreler de bu yönde tutum almıştır; SDP başkanı Filiz Koçali, hemen olay günü düzenlediği &lt;a href="http://www.sosyalistdemokrasi.org/haber/06/060517.htm"&gt;basın açıklamasında&lt;/a&gt;, "çocuk ve kadın gözetmeden vur" fetvası çıkaran hükümete, Danıştay olayıyla ilgili "haksızlık" yapılmasından duyduğu endişeyi ortaya koyabilmiştir. Aynı çevreler tarafından alelacele "ikinci 28 Şubat" damgası vurulan ilk günlerdeki dinci partiye yönelen basındaki suçlamalar süreci, değil "binyıl", üç gün bile sürmedi. Sermaye diktası tekel basını yoluyla ilk tepkiler soğumaya başlar başlamaz hükümeti küçük ayarlamalarla kurtarma-geri kazanma, "delikten süpürülmesine" izin vermeme çalışmalarını derhal başlattı. Org. Özkök'ün hükümet karşıtı tepkilerin ve eylemlerin sürmesi isteğinden çok, süreceğine ihtimal vermediğini ortaya koyan "umutsuz temenni"lerinin "nasıl anlaşılması gerektiği", "romantizm" soslu masabaşı gazeteciliği tarafından "mimiklerinin ve küçük figürlerin" analizi yoluyla resmi olarak saptandı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;p&gt;Küçük bir figür bazen çok şey anlatır&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;CUMARTESİ günü Karadeniz’in gerçek bir Osmanlı limanı olan Amasra’daydım. Genelkurmay Başkanı Org. Özkök de oradaymış. Balık yemeye gelmiş. Balıkçıdan çıkarken bir an çevresini vatandaşlar sardı. Yoğun bir alkış. O an dikkat ettim. Acaba Özkök’ün açıklamasında sözünü ettiği ’tepkinin devamlılığı’ bu muydu? Bunu mu kastetmişti. Yani her yerde sokak gösterisi yapılmasını mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;YALNIZCA MUTLULUK VE TAKDİR HİSSİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dikkat ettim, halk alkışlarken o kısa bir süre baktı. Ne bir el hareketi, ne bir karşılık verme. Ne de alkışı özendirecek bir mimik. Arabasına bindi ve gitti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu görüntüden çıkardığım sonuç şudur:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Org. Özkök’ün sözünü ettiği hissiyatın devamlılığı, Kocatepe Camii’ne gelen bakanlara yapılan protesto değil. Bu konuda vatandaşı cesaretlendirmek hiç değil. Yalnızca Cumhuriyet ve laiklik konusunda halkın demokratik hissiyatının olmasından duyulan mutluluk ve takdir. Hepsi bu. Yoksa orada kendisini alkışlayanlara en azından bir el selamı verebilirdi. Hayır, bu küçük özendirmeden bile açıkça kaçındı. Bazen küçük bir figür bile en uzun açıklamalardan daha çok şey anlatabilir. &lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;a href="http://www.hurriyet.com.tr/gundem/4451406.asp?gid=69"&gt;(Fatih Çekirge, Hürriyet, 22 Mayıs)&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öldürülen Danıştay üyesi unutuldu, basının desteğiyle gelişen faşist-dinci şebekelerin, Polis, Ordu ve Özel Harp içindeki açık bağlantıları tartışması başlayamadan kapandı, herkesin gözün önünde işlenen sayısız adi suçla ve şu anda bile kesintisiz olarak sürmekte olan ırkçı-kafatasçı provokasyonlarla ilişkilerini çocukların bile bildiği, faşist parti, ocak ve derneklerin hala nasıl hiçbir soruşturma konusu olmayan bir "yasallık" korunağı altında faaliyet yürüteceği gündeme bile gelmedi. Geriye kala kala bir tek camide saldırıya uğrayan "AKP'li bakanların mağduriyeti" kaldı. Hatta bu mağduriyetten şimdiden nurlu ufuklara bakan nurtopu gibi iki "sağduyulu" kahraman doğurtuldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;28 Şubat, bin yıl olmasa da uzunca bir sürecin sonunda, "yeniden yapılandırılan" dinci partiyi tek başına iktidara getiren süreci açtı, onun "üç gün" süren karikatürü çok daha küçük düzeltmelerle (bıçkın Tayyip'i tatile yolla, "sağduyulu" Gül'le, Şener'i öne çıkar!) "ılımlı" gericiliği tahkim etmeyi şimdiden başarmış görünmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;Komünist Bakış&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/28011877-114832463434562926?l=komunistpartizan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/28011877/posts/default/114832463434562926'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/28011877/posts/default/114832463434562926'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://komunistpartizan.blogspot.com/2006/05/hkmeti-kurtarma-operasyonu-balatld.html' title='Hükümeti kurtarma operasyonu başlatıldı'/><author><name>s.k.editör</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-28011877.post-114826014684394445</id><published>2006-05-22T03:48:00.000+03:00</published><updated>2006-06-06T19:24:45.816+03:00</updated><title type='text'>Gündem gazetesi katiller şebekesine dikkat çekmişti</title><content type='html'>&lt;blockquote&gt;11/4/06 tarihili &lt;a href="http://gundemimiz.com"&gt;Ülkede Özgür Gündem &lt;/a&gt;gazetesinde yayınlanan "Mersin'e Dikkat" başlıklı haber, Danıştay katliamının düzenlenmesinde rolü olduğu iddia edilen "Vatansever Kuvvetler Güç Birliği" adlı faşist şebekeyi ayrıntılarıyla ortaya koymuştu. Bu grubun, Kürt illerinden yoğun göç aldığı için, "saygın" sermaye basını tarafından da hararetle desteklenen ırk-savaşı propagandasının deneme alanı olarak seçilen Mersin'de 15 Nisan'da düzenlediği yarı-resmi bir niteliğe bürünen "Büyük Türk Yürüşü" faşist gösterisine, basının yoğun reklam kampanyası ve yerel yetkililerin teşvikiyle binlerce kişinin katılması sağlanmıştı. Gündem gazetesinin bu haberini, son olaylarla iyice su yüzüne çıkan isimlerin ve ilişkilerin "geliyorum" diyen gelişimini ortaya koyması bakımından aşağıda hatırlatıyoruz. Lafta olayın "en geniş ve derin" ilişkiler ağını araştıran Polis'in ve İç İşleri'nin, Özel Harp dairesi, Ordu ve bizzat Polisle şebekenin bağlantılarını gizlemek üzere burada adı geçen açık bağlantıların çoğunu daha baştan soruşturma dışında bırakmış olduğu ilerici kamuoyunun dikkatinden kaçmayacaktır. &lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;Gündem gazetesinin 11/04/06 tarihli haberi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;MERSİN'E DİKKAT &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;gundemimiz.com&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;'Vatansever Kuvvetler Güç Birliği' adlı bir grup 15 Nisan'da Mersin'de 'Bayrak mitingi' yapacak. Miting öncesi, Kürtler aleyhine bildiriler dağıtıldı &lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TÜRKMENLER KIŞKIRTILIYOR&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başını MHP'den uzaklaştırılan &lt;strong&gt;Taner Ünal &lt;/strong&gt;adlı kişinin çektiği ve kendilerine &lt;strong&gt;'Vatansever Kuvvetler Güç Birliği-VKGB' &lt;/strong&gt;adını veren grup, yıllar sonra olaysız bir Newroz geçiren Mersin'de 15 Nisan'da 'Büyük Türk Yürüyüşü' adı altında bir yürüyüş gerçekleştirecek. Miting öncesi özellikle Türkmen köylerinde bildiri dağıtan grup, 'Mersin'in PKK tarafından işgal edilmesini istemiyorsan mitinge katıl' çağrısı yapıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ÖZEL HARPÇİ DESTEĞİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;VKGB adlı grubu destekleyenler arasında &lt;strong&gt;Hasan Kundakçı, Suat İlhan, Veli Küçük, Hurşit Tolon, Korkut Eken&lt;/strong&gt; ve Kulp'taki toplu mezardan sorumlu tutulan &lt;strong&gt;Yavuz Ertürk &lt;/strong&gt;gibi emekli generaller bulunuyor. Hatta Büyükanıt'ın da bu gruba yakın olduğu iddia ediliyor. MHP'ye yakın internet siteleri ise söz konusu grubu 'vatanı karıştırıcı güçler' olarak nitelendiriyor ve bunların oyununa gelinmemesini istiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başını MHP'den uzaklaştırılan &lt;strong&gt;Taner Ünal &lt;/strong&gt;adlı kişinin çektiği ve kendilerine 'Vatansever Kuvvetler Güç Birliği' adını veren grup, Mersin'de 15 Nisan'da 'Bayrak mitingi' düzenliyor. Özel harpçı &lt;strong&gt;Hasan Kundakçı &lt;/strong&gt;başta olmak üzere birçok emekli generalin de desteklediği grup, Mersin'deki yerli halka Kürtlere karşı kışkırtıcı propagandalar yapıyor. MHP'ye yakın internet sitelerinde 'vatanı karıştırıcı güçler' olarak tarif edilen oluşumun Kara Kuvvetleri Komutanı &lt;strong&gt;Org. Yaşar Büyükanıt&lt;/strong&gt; tarafından da desteklendiği ileri sürülüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yıl sakin bir Newroz geçiren Mersin'i karıştırmaya yönelik yeni girişimler gündemde. 'Vatansever Kuvvetler Güç Birliği-VKGB' adı altında toplanan şoven-milliyetçi bir grup, 15 Nisan'da 'Büyük Türk Yürüyüşü' adı altında bir eylem düzenlemeye hazırlanıyor. Oluşumun bağlantıları ve destekçileri dikkat çekiyor. Grubun başını Taner Ünal adlı kişi çekiyor. MHP'ye yakın internet sitelerinde Ünal'ın partiden uzaklaştırıldığı belirtiliyor. Ünal, Yeniçağ adlı gazetenin etrafında toplanan MHP muhalifleri tarafından destekleniyor. Destekleyenler arasında &lt;strong&gt;Hasan Kundakçı, Suat İlhan, Cumhur Evcil, Veli Küçük, Hurşit Tolon, Korkut Eken &lt;/strong&gt;ve Kulp'taki toplu mezardan sorumlu tutulan &lt;strong&gt;Yavuz Ertürk &lt;/strong&gt;gibi emekli generaller bulunuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İddialara göre, Kara Kuvvetleri Komutanı &lt;strong&gt;Org. Yaşar Büyükanıt &lt;/strong&gt;da bu grubu destekleyenler arasında. Şemdinli İddianamesi sonrası bu grubun kendi internet sitelerinde Büyükanıt'a destek kampanyası başlatması dikkat çekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MHP'ye yakınlığıyla bilinen 'ulusalihanet.com' adlı internet sitesinde 'Vatansever Kuvvetler Güç Birliği'nin arkasındaki görünmeyen liderin Org. Büyükanıt olduğu ileri sürülüyor. Taner Ünal ise, kendi internet sitelerinde Büyükanıt'la ilişkisinin olmadığını savunuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MHP: Provokasyon örgütü&lt;br /&gt;MHP'ye yakın çevrelerin, 'Kürt-Türk çatışması çıkartmaya çalışan bir provokasyon örgütü' olarak tanımladıkları VKGB'nin iç karışıklık için Mersin'i üs olarak seçtiği belirtiliyor. MHP'ye yakın 'ulusalihanet.com' adlı internet sitesinden VKGB'nin gerçekleştireceği provokasyonlara karşı 'ülkücülerin' uyarılması ve 'oyuna gelmeyin' çağrısının yapılması dikkat çekiyor. Aynı internet sitesinde Büyükanıt kastedilerek, VKGB'nin 'Cuntacı generaller tarafından yönlendirilip, kullanılmaya çalışıldığı' iddiası da yer alıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mersin'de cirit atıyorlar&lt;br /&gt;Ankara'dan bazı 'merkezler' tarafından yönlendirilen VKGB, Mersin'deki yürüyüş için özellikle Türkmen köylerini dolaşıyor. Grup, Kürtlere karşı yerli halkı kışkırtıcı propagandalara ağırlık veriyor. Yerli halka 'Mersin'in PKK tarafından işgal edilmesini istemiyorsan mitinge katıl' çağrısı yapan VKGB, bildiri ve yayınlarında 'PKK Türkleri tasfiye ederek Mersin'i ikinci bir Diyarbakır yapmak istiyor' propagandasını işliyor. Aynı grup, Antalya için de 'PKK'nin işgali altında' diyerek yerli halkı Kürtlere karşı kışkırtmaya çalışıyor. Abdullah Özdoğan adındaki kişi Yeniçağ gazetesindeki bir yazısında Antalya'da Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı mahalleleri isim isim vererek, 'PKK'nin üssü haline gelmiş' ifadesiyle Kürtleri hedef gösteriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kürtlere saldırılmıştı&lt;br /&gt;VKGB'nin Akdeniz'i ve özellikle de Mersin'i üs olarak seçmesi dikkat çekiyor. 1992'de bir asker cenazesi sonrası yerli halk kışkırtılarak Alanya'da Kürtlerin ev ve işyerlerine saldırı düzenlenmişti. Yine 1996'da Mersin'in Erdemli ilçesinde 1999'da Silifke Taşucu'nda, Kürtlerin ev ve işyerlerine saldırılmış, dükkanlar yakılmıştı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/28011877-114826014684394445?l=komunistpartizan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/28011877/posts/default/114826014684394445'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/28011877/posts/default/114826014684394445'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://komunistpartizan.blogspot.com/2006/05/gndem-gazetesi-katiller-ebekesine.html' title='Gündem gazetesi katiller şebekesine dikkat çekmişti'/><author><name>s.k.editör</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-28011877.post-114824709955898197</id><published>2006-05-21T23:43:00.000+03:00</published><updated>2006-06-03T21:48:41.496+03:00</updated><title type='text'>AKEL Birinci Parti</title><content type='html'>21 Mayıs'ta gerçekleştirilen (Güney) Kıbrıs seçimlerinden iktidar ortağı &lt;a href="http://www.akel.org.cy/"&gt;AKEL(Komünist Partisi)&lt;/a&gt;, %32 oyla birinci parti olarak çıktı. Komünist Partisi-AKEL, resmi çizgi olarak "halkların birliği-ortak vatan" politikalarını benimsemekle birlikte, gerek Türkiye ve Yunanistan hükümetlerinden, gerekse de parti içindeki milliyetçi unsurlardan kaynaklanan baskıyı ve bunlara eklenen AB kaynaklı emperyalist baskıları degelemekte zorlandığı için bazı ilericilerin haklı eleştirileriyle karşılaşmaktadır. Milliyetçi afyon yalnızca Kıbrıslı emekçilerin değil, Türkiye ve Yunanistan işçi sınıfının da kurtuluş youlundaki başlıca engellerden biri olmayı sürdürmektedir. Olayların gelişimi Kıbrıs'ta gerçek çözümün, AKEL içindeki ve dışındaki her iki halktan Kıbrıslı ilericilerle Türkiye'li ve Yunanistan'lı komünistlerinin ortak mücadelesiyle ve ancak devrimci yoldan mümkün olduğunu her geçen gün daha açık olarak göstermektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Yaşasın Bağımsız-Birleşik-Sosyalist Kıbrıs!&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/28011877-114824709955898197?l=komunistpartizan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/28011877/posts/default/114824709955898197'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/28011877/posts/default/114824709955898197'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://komunistpartizan.blogspot.com/2006/05/akel-birinci-parti.html' title='AKEL Birinci Parti'/><author><name>s.k.editör</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-28011877.post-114748118393675822</id><published>2006-05-13T03:02:00.000+03:00</published><updated>2006-05-22T05:36:53.470+03:00</updated><title type='text'>Irkçılara Mim Koyun!</title><content type='html'>&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/3007/2960/1600/savaspartisi.gif"&gt;&lt;img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/3007/2960/320/savaspartisi.png" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;AKP'li yobazların yeni Terörle Mücadele Yasası tasarısı, basın tarafından pompalanan kafatasçı safsatalara dayandırıldı. &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AKP hükümeti tarafından, adı konulmamış bir olağanüstü hal rejimini tüm ülkeye yaymak ve yürürlükte olan polis devleti uygulamalarına tam bir yasallık sağlamak amacıyla gündeme getirilen yeni Terörle Mücadele Yasası, Diyarbakır’da 4’ü çocuk ve biri gazeteci (Devrimci Demokrasi muhabiri İlyas Aktaş) 11 kişinin polis terörü tarafından katledildiği olayları büyük bir ikiyüzlülükle anti-Kürt ırk savaşı propagandasına malzeme yapan basının yoğun ideolojik bombardıman kampanyası temeline dayandırıldı. Olayların bu şekilde tersyüz edilerek kitlelerin manipüle edilmesinde basın özellikle yoksul Kürt halkına karşı en ilkel düşüncelere seslenen ırkçı yalancılığı kullandı. Bazıları sokakta, bazıları evlerinin balkonunda oynarken ölen çocukların sorumluları, doğrudan çocukların üzerine nişan alarak gaz bombası mermilerini ateşleyen polisler ve polisin “yeterince şiddet kullanmadığını” her gün manşetlere, köşe yazılarına taşıyarak kan isteyen basın değil, sözde “çocuklarına kıymet vermeyen ve onları gösterilerde ön plana süren bölgedeki ana-babalardı.” F tipi hücrelerde yalıtılan evlatlarını savunmak için sokağa çıkan ve onurlu direnişleriyle tüm toplumun saygısını kazanan tutsak analarına saldıran, “anamız ağlıyor” diyerek durumunu anlatmak isteyen köylüye “ananı da al git” diyebilen, kısacası Türk ya da Kürt olsun, Emekçi halktan analara hakareti alışkanlık haline getiren, “kadın ve çocuk gözetmeden gerekeni yapma” emri veren bu sözde dindarlar hükümetinin, bu ırkçı yalanı da çok beğendi ve yeni TMY tasarısına temel yaptı. Yasaya, “eylemlere çocuklarının katılmasına izin veren ana-babalara verilecek cezalar”la ilgili özel bir düzenleme bile ekleneceği açıklandı. Olaylarda gözaltına alınan 400 civarında kişi içinde bulunan 91 çocuğun gruplar halinde yargılanması günlerce sürerken, 11 kişinin ölümüne yol açan polisler hakkında hiçbir işlem yapılmadı (bkz. &lt;a href="“"&gt;Çocuklar yargılanıyor, ya kurşun sıkanlar. Evrensel. 12/05/06 &lt;/a&gt;) Yine de basın propagandası sayesinde çocuk ve halk katilleri çocuksever ve kurbanlar da suçlu oldu. Tekel basını, ırkçı ve burjuva yalancılıkla kitleleri yanıltmaktaki ustalığını böylece bir kez daha kanıtladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bölge halkının çocuklarına önem vermediği ve onları “kalkan olarak kullandığı”, gelişen kitlesel eylemlere katılan çocukların ve gençlerin görüntüleri sürekli yayınlanarak beyinlere kazındı. Demek ki bunlar başka bir tür, çocuklarına bile kıymet vermeyecek kadar gözü dönmüş insanlardı, hatta bunlara insan bile denemezdi, bunlar hayvandı. Bebek ve gazeteci katili ve teröristbaşı Tayyip Erdoğan, hafta başında Diyarbakır’da yaptığı konuşmada, ağzından salyalar akarak bu kafatasçı safsatayı tekrar tekrar işledi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Özellikle bir şey var ki, beni derinden etkiledi; o da çocuklarımızın istismar edilmiş olmasıdır. Bunun altını çizerek söylüyorum. Bunu da hala terör destekli olarak çalışanlar istismara devam ediyorlar, hem de çocuklara karşı. 'Erdoğan çocuklara karşı'... Türkiye'de Erdoğan'ın çocukları sevdiği kadar bir başka siyasi liderin sevmesi mümkün değildir. Bunu iddiayla söylüyorum. Çocuğu bu şekilde meydana sürenler, çocuk sevgisinden nasipsiz olanlardır. Onlar babalık nedir, annelik nedir, bunun duygusunu yaşayamıyorlardır. 6-7 yaşındaki, 9-10 yaşındaki çocuğu bu tür eylemlerin içerisine itenler, hiçbir zaman çocuğa şefkatle, merhametle yaklaşamazlar, yaklaşma derdi içerisinde olamazlar.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki ama 2 Mayıs günü açıkça “polis kadın ve çocuk da olsa gerekeni yapacaktır” diyerek fetva çıkararak doğrudan kadın ve çocukları hedef gösteren Japonya Başbakanı mıydı? Ülkede hukukun h’si kaldıysa, Anayasa Mahkemesi’nden dönmek zorunda olan bu yasa tasarısında, anababaların bunu peşinen böyle kabul edip hareket etmesi zorunluluğunu getirmekle Türkiye’deki herhangi bir protesto eyleminde polis terörünün doğal karşılandığını yasalara geçirmeye kalkıştıklarını ya fark etmiyorlar, ya da başkalarının fark etmeyeceğini umarak polis devletinin bu gerçeğini bizzat yasallaştırmak istiyorlar. Çocukların ve gençlerin sokak ortasında infazından sonra bile, kadın ve çocuk ayırdetmeden saldırıyı teşvik etme biçiminde yaşanan sapıtmada aslında hükümetin polis terörünü hiçbir biçimde yargı karşısına çıkarmama kararlılığı yansımaktadır. Keza, 3, 6 ve 8 yaşındaki çocukların polisin “teslim ol” çağrısına uymayarak silahla mukavemet ettiklerini kanıtlayacak kadar yetenekli şarlatanlar mevcut hükümetimizde bile yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekte burada, düzenin kendi kafasında yarattığı ırk savaşı kavramlarıyla yine kendi kendisini dehşete düşürmesinden başka bir şey görmüyoruz. “Mersin, Adana gibi illerde, yaşanan göçlerle Kürt nüfusunun Türk nüfusunu geçmesi” hakkında “kaygılı” haberler yapabilen, sokaklarda silahlarla akıllarınca “Kürt avına” çıkan serserileri “vatandaşın doğal tepkisi” olarak yansıtabilen tekel basını, Türkiye’de Kürt halkına karşı ayrımcı ve ırkçı bir tutum takınılmadığı iddialarını kendi eliyle boşa çıkarmıştır. 20 yıl süren sert iç savaşta bile başvurulamayan açıklıkta ırkçı argümanlar gündelik propaganda konusu haline gelmiştir. Yine de bu gün gibi açık gerçeği hatırlatanlar, “terör örgütünü destekleyen nitelikte propaganda yapmak”tan ağır yaptırımlarla karşılaşacaklardır. Bütün kapkaççıların aslında Kürt ve PKK’li olduğunun Newroz’da iddiaya göre hiçbir kapkaç olayının yaşanmamasıyla “kanıtlandığı” gibi, ancak nurcu yurtlarda şap yedirilen çocukların kuşkulanmadan inanacağı türden deli saçmaları hükümetin en yetkili ağızlarından dillendirilebilmiştir. Öyle ya, ekonomi bu kadar iyiye giderken, kişi başına gelir birkaç katına çıkmışken, özgürlükler başını almış gidiyorken, her şeyin bu kadar güllük gülistanlık olduğu bir ülkede, bu kapkaççılar ancak “terör örgütünün” istikrarı bozma sinsi planının parçaları olabilirler!!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cumhuriyet gazetesini üç kez üst üste gözünün önünde bombalayıp taksiyle kaçanları dalga geçer gibi “elinden kaçıran” polis, fırtına operasyonlar düzenleyerek kapkaç şebekelerini ele geçirmiş ve bunların da PKK olduğunu yeni yasa tasarısının ruhuna uygun olarak “PKK’ye yakın yayınların” evlerinde bulunmasıyla kanıtlamıştır. Buradan da anlaşılacağı gibi yeni terörle mücadele yasa tasarısının özü, basit numaralarla, TCK kapsamına giren giderek tüm suçların “terör suçu” olarak cezalandırılabilmesinin önünü açmak, başka deyişle TMK’nın TCK’yı kesin olarak yutmasını sağlamaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Gelişmiş Kentlerde Çocukların Durumu Düzenin Gerçek Yüzünü Ortaya Koyuyor&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yalancı ırkçı safsataları, evinin balkonunda ya da apartmanının önünde oynayan bebeğini polis kurşununa kurban veren ana-babalara karşı bu gözü dönmüş hakaretleri dinleyen de, Batı’da, Türkiye’nin en gelişmiş ve zengin kentlerinde, sokakta oynayan, hatta tamamen sahipsiz ve korumasız, sokakta yatıp kalkan çocukların hiç varolmadığına inanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstanbul sokakları, sokakta yaşayan, sokakta uyuyan, çöplerden bulduklarıyla veya dilenerek beslenen çocuklarla dolu. Aileleri kendilerine bakacak durumda olmadığı için ya da insanlık dışı koşullarda çalıştırıldıkları işlerde beden ve ruh sağlıklarını yitirerek hergün sokaklara savrulan sayısız çocuk, Türkiye'nin büyük metropollerinde, yaşamla ölüm arasında ince bir sınırda, çürüyerek dökülen ve utanma duygusunu yitirmiş bir toplumun hayaletleri olarak oradan oraya kovalanıp duruyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çözüm olarak yakın geçmişte, bir Bakırköy Belediye Başkanı, “Sokak çocuklarını, madde bağımlısı çocukları toplayıp Yassı ada’ya gönderilim” bile diyebildi. Böyle tam Bakırköylük bir öneri sokak çocukları için değil de sokak kedileri için önerilseydi, yüzlerce "hayvansever"in sokağa dökülmesi işten değildi, oysa sokak çocukları için olunca pek bir beğenildi. Neyse ki mevcut yasalar henüz çocukların toplama kamplarında toplumdan tecrit edilmesine izin vermiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilimsel araştırmalar, çalıştırıldıkları sanayi dallarında, tiner, sanayi tipi yapıştırıcılar, çakmak gazı ve bütan gazı gibi alışkanlık yapan maddeleri sürekli olarak kullanmak zorunda kalan çocukların, istatistiksel bir kaçınılmazlıkla kısa zamanda madde bağımlısı haline gelerek beden ve ruh sağlıklarını yitirmek durumunda oluşlarını açıkça ortaya koyuyorken, bu basit gerçeği bir türlü görmek istemeyen tüm bir basın ve onunla kol kola vermiş sosyal hizmet uzmanları, meclis araştırma komisyonları ve hayırsever örgütleri şebekesi, yarattıkları yerden biten “tinerci terörü” canavarıyla kahraman polislerin deli dumrul cenklerini ya da çocuklarını istismar eden “tembel babalar”la ilgili masalları ballandıra ballandıra anlatmaya doymaz. Her 23 Nisan’da sanayi mahallelerine gidilerek yüzü gözü yağ ve kir içinde çocuklarla ilgili ağlak haberler yapılır, uygun bir müzik eşliğinde bunlar utanmadan televizyonlarda gösterilir ve böylece vicdanlar rahatlatılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tekel basını doğaldır ki bu çocukların gerçekte nasıl tiner ya da bali bağımlısı haline geldiklerini, küçücük bedenlerin evlerinden atölyelere oradan da sokaklara gerçekte nasıl savrulduklarını anlatmaz, anlatması da beklenemez çünkü burada bütün o kutsal “serbest piyasa ve hür teşebbüs” sisteminin mantığı en çirkin yüzüyle kendisini göstermektedir. Gelişmiş ülkelerle azgelişmiş ülkelerin arasında salınma durumunda olup da açık bir sermaye diktası altında yaşayan Türkiye benzeri tüm ülkelerde, çocukların böyle kitlesel biçimde emek yoğun sektör tarafından öğütülüp posa halinde atılması neredeyse bir doğa olayı niteliği kazanmıştır. Kaldı ki bu diktadan kurtulmadıkça bir teknik gelişme çocuklar için durumu daha da kötüye götürmekten başka bir şey yapmaz. Burjuva uzmanları ve profesörleri tarafından hiçbir zaman kavranamayacak olsa da –hükümetler adı altında düzenli periyodlarla bir araya gelip dağılan cahil şarlatan güruhlarının sözünü bile etmiyoruz-; gerçek bilim bu basit gerçeği yüz yıl önce en kesin terimlerle ortaya koymuştur:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;“Makine, usta işçilerin yerine düz işçileri, erkeklerin yerine kadınları, erginlerin yerine çocukları koyarak çok daha geniş bir ölçekte aynı sonuçları getirir. Makinelerin yeni uygulandıkları yerlerde el işçilerini yığın yığın sokaklara dökerek ve makinelerin geliştirildikleri, yetkinleştirildikleri ve yerlerine daha üretken makinelerin konulduğu yerlerde ise işçileri daha küçük yığınlar halinde işlerinden ederek, aynı sonuçları yaratır.(Karl Marks, Ücretli Emek ve Sermaye)”&lt;/blockquote&gt;Böylece babalar işsiz kalır, kendi çocuklarına bile verecek hiçbir şeyleri olmayan, işe yaramazlığın utancı içindeki insan taslaklarına dönüşürler; onların yerine kadınlar ve çocuklar işe koşulur. Birçok insan bu şekilde yaşamayı kabullenemediği için intiharlar, tüm ailesinin yaşamını yok etme isteğiyle cinnet geçirerek gazetelerin mürekkep yerine kanla boyanan ikinci sayfalarına konu olanlar sürekli artar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaldı ki işçiler ne kadar hızlı öğütülüp atılıyorsa kapitalist çarklar o kadar iyi dönüyor demektir: &lt;blockquote&gt;“Yukarda, kapitalistlerin kendi aralarındaki sanayi savaşının kabaca çiziştirilmiş bir portresini vermiş bulunuyoruz; bu savaşın şöyle bir özelliği vardır: bu savaşta, çarpışmalar, işçi ordusunun askere alınmasından çok, terhis edilmesiyle kazanılır. Generaller, yani kapitalistler, kim daha çok sanayi erine yol verecek diye aralarında yarışırlar.” (K.Marks, a.g.e)&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;İşte kapitalizmin bu temel eğiliminden dolayıdır ki, çocuğun beden ve ruhunun çok daha çabuk tüketilip atılabilmesi, daha fazla çocuğu işe koşmayı sermayenin gözünde daha da çekici kılmaktadır. Sokaklarda gördüğümüz hayalet gibi dolaşan yarı-ölü çocuklar işte bu savaşın sakat bıraktığı askerlerdir. Ama tabi ki yalnızca kutsal devlete değil, kutsal mülkiyete karşı işlenen en ufak suçu bile “terör” olarak damgalamanın yolunu mükemmel biçimde bulabilen aynı kişilerin aklına hiçbir zaman bir “sömürü teröründen” söz etmek gelmeyecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyük kentlerde çocukların istismarı sorunu yalnızca “sokak çocukları”yla da sınırlı değildir. Çocuklar özellikle “atölye-hapishanelerde” ya da eve iş verme gibi yöntemlerle özellikle tekstil gibi sektörlerde köle işçiler olarak, ya da evlerde karın tokluğuna hizmetçi olarak çalıştırılmaktadır. Bir araştırmaya göre yalnızca İstanbul’da seks işçisi olarak çalışan 500 kadar 18 yaşının altında, bazıları 11 yaşında çocukların olduğunu ortaya koymuştur. (Hürriyet, 20/3/2001) İşte gelişmiş batı kentlerinden yoksul çocukların içinde bulunduğu durumun ancak sınırlı bir kesiti böyledir. Bu çocuklar ve Diyarbakır’da polis kurşunuyla can veren 3, 6, 8 yaşındaki çocuklar ve örneğin daha önce Matalya’da bir bakım evinde maruz kaldıkları işkencelerin görüntülerini insanım diyen kimsenin aklından çıkaramadığı öksüz çocuklar ya da yine geçtiğimiz yıllarda Adana’da bir toprak sahibinin çiftliğinde köle olarak çalıştırılmak üzere toplandıkları ortaya çıkan özürlü çocuklar, tüm bu insanlar tek ve aynı sistemin, ne ırkçı ulusal baskıyı ve eşitsizliği ortadan kaldırmak, ne de milyonlarca genç, kadın ve çocuğun yaşamlarının bir avuç asalağın özel çıkarları uğruna parçalanması ve yok edilmesinin insanlık dışı sürecini durdurmak için en ufak bir isteğe ya da güce sahip olmayan sermaye diktatörlüğü sisteminin kurbanlarıdır. Sermayenin yedisinden yetmişine emekçi ve yoksul yığınlar üzerinde uyguladığı baskı sistemi, polis terörü ve faşist terör olmadan ayakta kalamaz. Biri diğerini doğurur ve birbirlerini mükemmel biçimde tamamlarlar. Ancak halka karşı bu sürekli sömürü, komplo, yıldırma düzeni ne kadar mükemmel kurulmuş olursa olsun, eşikte bekleyen -kapitalist işleyişin kaçınılmaz ürünü olan- ekonomik kriz tarafından neredeyse beş yıllık düzenli aralıklarla sarsılmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Yaklaşan felaket&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;... (devam edecek)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/28011877-114748118393675822?l=komunistpartizan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/28011877/posts/default/114748118393675822'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/28011877/posts/default/114748118393675822'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://komunistpartizan.blogspot.com/2006/05/irklara-mim-koyun.html' title='Irkçılara Mim Koyun!'/><author><name>s.k.editör</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry></feed>
