" Komünist Bakış: "İslamcı-Solcu İttifakı" hakkında (Mücadele Birliği)

Cuma, Eylül 08, 2006

"İslamcı-Solcu İttifakı" hakkında (Mücadele Birliği)

Aşağıda aktardığımız yazı İktidar İçin Mücadele Birliği dergisinin 7-21 Mayıs 2003 tarihli 32. sayısında yayınlanmıştır. Yazıya dikkatimizi çeken arkadaşlara teşekkür ediyoruz ve hareketimizdeki güncel yanılsamaların temellerini ortaya koyması bakımdan güncelliğini koruyan yazıyı yeniden yayınlıyoruz.



OPORTÜNİSTLERİN “MEŞRUİYET” ARAYIŞINA BULDUKLARI MERHEM:
“İslamcı-Solcu İttifakı”
/ Mücadele Birliği, 7-21 Mayıs 2003

Kimi burjuvaların bıyık altından gülerek, kimilerinin alaylarla karışık memnuniyetlerini yansıttıkları “islamcı-solcu ittifakı” ne kadar doğru? Ortalama solun “meşruiyet” arayışlarına merhem olan bu gelişmenin toplumsal devrim açısından anlamı nedir? İslamcı-gerici ideolojinin genel sınıf savaşımıyla ilgisini kurmak, fotoğrafı doğru okumak, proletaryayı bu konuda sürekli uyanık tutmak gerekiyor.

Herşeyden önce, islami gericiliğin ile sol söylemlerde simgesini bulan toplumsal dönüşüm özlemlerini kitleleri aldatmanın bir aracı olarak demagoji malzemesi biçiminde kullanması yalnızca ülkemizde değil, dünya ölçüsünde bir olgudur. Ama hemen belirtelim ki, bu yöntem bu gericilere özgü ve onların keşfettiği bir yol değildir. Hitler, benzer yöntemi çok daha etkili biçimde on yıllar öncesinde kullanmıştı. Ama, olayların gücü, kitlelerin tarihsel inisiyatifi, toplumsal devrimin önündeki tüm engelleri parçalayacak denli güçlüdür. Ve tam bu noktada proletarya, en devrimci sınıf olarak, ideolojik-politik yanılsamaların üzerine ne denli ısrarlı giderse, engellerin aşılması da o kadar kolay olacak.

Endonezya’dan Pakistan’a, Ürdün’den Tunus’a kadar, emperyalist egemenliğe karşı, devrimciler kadar, dinci burjuva güçler olarak gerici islamcıların da sokakları doldurması, bir çok kişi ve grubun yönünü şaşırmasına neden oluyor. Hemen herkes, “Yeşil Kuşak” projesinin, en başta ABD emperyalizmine geri tepen bir silaha dönüştüğünü düşünüyor. Bu yanılgıda, Usame Bin Ladin gibi CIA kuklalarının emperyalizmin baş düşmanı ilan edilmesinin de payı var; veya siyonizmin kan gölüne döndürdüğü Filistin’in, Irak’a yapılan saldırının da gerici partilerin etkisindeki yığınları sokağa dökmesinin payı var. Ancak burada, güncel olayların baskısının proletaryanın kavrayışını bozmasına izin vermemeliyiz. Proletarya, dünya ölçeğinde yaşanan bu olguya, yalnızca güncel olayların sunduğu görüntüyle değil, ama bütün bunların tarihsel arka planıyla ve sınıflar savaşı temelinde bakmalıdır. Böyle bir değerlendirme sonucunda ancak, burjuvazinin alaycı bir memnuniyetle dile getirdiği “islamcı-solcu” ittifakının gerçek içeriği anlaşılabilir.

Soğuk savaş dönemi (1950-1990) boyunca, ABD’nin “Yeşil Kuşak” projesini hayata geçirmek için milyarlarca dolar akıttığı biliniyor. Bu projenin amacı neydi, hatırlayalım: Sovyetler Birliği sınırları içindeki islami inanca sahip ulusların sosyalizm sayesinde yarattığı büyük sosyal dönüşümün, en yakın komşu ülkeler arasında sempati yaratmasını önlemek için, islami gericiliğin egemen kılınmasıydı. Pakistan’dan Türkiye’ye dek, bütün o kuşak içindeki ülkeler, projenin hedefindeydi. Fakat, hiçbir şey, ABD istedi, proje üretti diye olmaz. Eğer bu ülkelerde, anti-komünist nitelikte bir gericilik için yeterli bir toplumsal zemin bulunmasaydı, kuşkusuz, emperyalizmin en mükemmel projeleri bile hayat bulamazdı. Şimdi o dönemde, sözü edilen ülkelerdeki duruma, ve günümüz koşullarındaki değişime bakalım.

Bu ülkelerin özgün niteliği, kapitalizmin bu ülkelerdeki gelişme dinamiklerindedir. Gelişmesinin başlangıcında kapitalizm, 14.-19. yy. arasındaki Avrupa gibi, özellikle küçük üretici köylülüğü topraktan kopartarak, onları mülksüzleştirerek, kentlerdeki geniş ölçekli sanayi üretimi için gerekli koşulları yarattı. Avrupa’da bu süreç yüzyıllar boyunca sürdü, kırsal alanlar adeta boşaldı. “Yeşil Kuşak” projesinin hedefindeki ülkeler, kapitalistleşme sürecine çoğunlukla, ancak 20.yy başlarında girdiler. Ve Soğuk Savaş yıllarında, Avrupa’nın yüzyıllar boyunca geçtiği süreci, birkaç on yılda geçmek durumundaydılar. Fakat, 20. yüzyılın geliştirdiği makineli sanayi üretimi, bu bağımlı ülkelerde daha az işçi ile daha fazla üretimi mümkün kılıyordu. Ayrıca, sanayileşmenin başlangıcında olan bu ülkeler bir dış pazara değil, ama ağırlıklı olarak kendi iç pazarlarına üretim yaptılar, yani sanayi üretim ölçeği düşük kaldı. Bu iki nedenden ötürü, “Yeşil Kuşak”taki bağımlı ülkelerde proletarya, nüfusun ezici çoğunluğuna ulaşamazken; tarımsal üretimin tabanı olan küçük üreticilik, daha az oranda mülksüzleşme yaşadı. Buna rağmen, yaratılan iç pazar sayesinde, üretimin bütün alanlarında meta ekonomisi hakim oldu. Genişleyen meta ekonomisi, yeni üretim dalları, yeni iş bölümlerini gündeme getirdi. Kapitalizmin bu “çarpık” gelişimi içinde, milyonlarca küçük-burjuva türedi. Dönem, tarlasını satıp, mahalle arasında küçük bir dükkan açanların, inşaat sektöründe küçük müteahhitlerin, tarım ürünlerini uzak diyarlara taşıyan nakliyecilerin, küçük arsa spekülatörlerin “cennet” dönemiydi. İşte özellikle, 1950-1980 yılları arasında yoğunlaşan bu süreçte, anti-komünizm temelindeki islami gericilik, kendi tabanını bu küçük-mülk sahipleri arasında buldu.

“Yeşil Kuşak” bölgesindeki ülkelerin kapitalist gelişimindeki bu özgün karakter, ortaya milyonlarca küçük üretici, mülk sahibi çıkarmasa, islami gericilik biçimdeki anti-komünizm projeleri bir işe yaramazdı. Küçük-burjuvazinin mülksüzleşme korkuları, burjuvazinin alçakça anti-komünist yalan ve propagandasıyla kışkırtılıyordu. Bu anti-komünist gericilik, zayıf da olsa, proletaryanın en aydınlanmamış geri kesimleri üzerinde etkili oldu. Bu kesimlerin proleterleşme süreçleri, gerici ideolojilere zemin yaratan bir yapıya sahipti. Kırsal bölgelerden kentlere göç ederek proleterleşenlerin bir bölümü, arkalarında küçük tarım üretimini devam ettiren akrabalarını bıraktılar. Yani kırsal alandaki nüfus hareketi, büyük malikanelerin küçük çiftliklere el koymasından çok, küçük üretimin nüfus fazlasını besleyememesinden ileri geliyordu. Sonuçta, bu biçimde kente gelenler, sömürünün en yoğun, en aşağılık biçimlerini yaşasalar bile, onları boylu boyunca sınıf savaşımına sokması gereken bu koşullara, kırsal destek sayesinde dayanabildiler. Büyük kentlerde, gerici islami ideolojinin güç kazandığı emekçi varoşları böyle doğdu.

İslami gericilik, anti-komünizm propagandasıyla, bu toplumsal tabanı burjuvazinin ve emperyalist sermayenin çıkarlarına bağladı. Bu nedenle islami gericiliğin politik karakteri her zaman burjuva ve işbirlikçi oldu. Aynı dönemde, Endonezya’dan Pakistan’a, Türkiye’den Fas’a kadar, islami gericilikle devrimci güçler arasında, sonuçları korkunç iç-savaşlara varan çatışmalar oldu. O dönemlerde hiç kimse, bir “islamcı-solcu” ittifakından söz etmeye bile cesaret edemezdi.

1980’li yıllardan sonra, özellikle 90’lı yıllarda, “Yeşil Kuşak” ülkelerinde küçük mülk sahiplerinin altındaki toprak, hızla kaydı. Bu kesimler cennetlerini kaybettiler. Süreç içinde sanayinin bir uzantısı durumuna gelen tarımsal üretim, bankaların ve emperyalist tekellerin yol açtığı yıkımla yüzyüze geldi. Kentlerin küçük-mülk sahipleri de, tekellerin tüm üretimi-dolaşımı ele geçiren egemenliği karşısında hızla eski toplumsal konumlarını kaybettiler. Artık, bu kesimleri mülksüzleştiren düşman komünizm değil bankalar, IMF, GATT gibi kuruluşlardı. Burjuva egemenliğin diğer yüzü olan islami gericilik, bu yeni dönemde zorlanmaya başladı. Anti-tekelci öfkeyi burjuva sınıf çıkarlarına yeniden bağlamak, islami gericiliğin yeni misyonu oldu.
Konunun bir başka yönü üzerinde durmakta yarar var. “Yeşil Kuşak” ülkelerinde islami gericiliğin bir diğer hedefi ulusalcılık oldu. Endonezya’dan, Mısır ve Cezayir’e kadar, emperyalist sömürgeciliğe karşı ulusal ayaklanmaların içinde proletarya etkin rol aldı. Bu ülkelerde komünist partilerin geniş taban bulması tesadüf değil. Kapitalist gelişmenin dünya ölçeğinde yayılması, ulusal kurtuluş hareketleriyle sosyalizmi birbirine yaklaştırıyordu. Emperyalizme karşı savaşarak siyasi bağımsızlığa kavuşan bu uluslar, bu bağımsızlıklarını koruyabilmek için güçlü sosyalist blok ile ekonomik-diplomatik yakın ilişkiler kuruyorlardı. Asya’da Malezya ve Endonezya, Ortadoğu’da Mısır ve Cezayir, bu ulusal güçlerin etkin olduğu ülkelerdi.

Emperyalizm, bir yandan ekonomik bağımlılığı arttırarak bu ulusları teslim almaya girişirken, öbür yandan da ulusal güçleri alt edip bu süreci hızlandırmak istiyordu. Kısacası, Ortadoğu ve Güney Asya’nın halkları arasında yayılan islami gericiliğin amacı, ulusal bağımsızlık fikrinin zayıflatılmasıydı. Cezayir’de, Mısır’da, Endonezya’da ulusal bağımsızlıkçı güçler, islami dinci burjuva güçler tarafından yıpratıldılar. Ortadoğu’da anti-emperyalist dinamiklere sahip olan Arap ulusçuluğunun yerine, büyük burjuva işbirlikçilerin egemen olduğu gerici diktatörlükler geçti. Bir çok Arap ülkesinde bu süreç, 1970’lerde tamamlandı.

Gerek ulusal bağımsızlıkçılığın zayıflatılması, gerekse anti-komünist niteliği ile islami gericilik, burjuvazi için “madalyonun öteki yüzü” oldu. Yıllar sonra, şimdi ne oldu da bu islami gericilik, hiçbir zaman layık olmadığı payelere, “anti-emperyalist” ve “demokrat” madalyalarına kavuştu? Esasında islami gericiliğin ne sınıf karakterinde ne de sınıflar savaşında üstlendiği rolde değişen bir şey yok. Değişen şey, bu gericiliğin uzun yıllar toplumsal tabanı olan küçük mülk sahiplerinin toplumsal konumudur. Çoğunlukla mülksüzleştiler, işsizleştiler ve yoksullaştılar. Bu yeni koşullar altında burjuva islami gericiliği, eski söylemleriyle misyonunu yerine getiremezdi. Filistin’de Hamas’ın gelişimi ve değişimi, islami gericiliğin bu yeni misyonu nasıl yerine getirdiğini göstermesi açısından tipik bir örnektir.

Bilindiği gibi, Hamas’ın bağlı bulunduğu siyasi yapı, Müslüman Kardeşler örgütüdür. Merkezi Mısır’da bulunan bu örgüt, 70’li yıllar boyunca , Filistin’in ulusal kurtuluşu ve siyonizmle savaş için kılını bile kıpırdatmamıştı. Suudi parası ve ABD desteği ile, Filistin topraklarında camiler, hastaneler, medreseler inşa edip, “islami bireycilik” adını verdikleri mantar gibi bir yaşama halkı çekmeye çalıştılar. Filistin’in ulusal devrimci-güçlerinin sürgün yıllarında doğan boşluğu böyle doldurdular. Fakat, Filistin halkı 1988’de İntifada’ya başladığında, Müslüman Kardeşler’in tabanı durumundaki gençlerin önemli bir bölümü bu ayaklanmaya katıldı. Müslüman Kardeşler’in şefleri, alelacele Hamas’ın kuruluşunu ilan ederek bu gençlerin ulusal-devrimci örgütlere kaymasını önlediler. O güne dek ulusal kurtuluş üzerine tek söz söylemeyen Müslüman Kardeşler, bir yandan siyonist İsrail’in varlığına karşı çıkarken, diğer yandan da İsrail devletiyle el altından görüşmeye devam ettiler. Hamas, Filistin’de ulusal-devrimci mücadelenin bağrında saplı bir burjuva hançeridir. Onu, ezilenlerin bir hareketi olarak görenler, görüntünün ardındaki gerçekle, özle, tarihsel arka planları ve sınıf karakteriyle hiç ilgilenmiyorlar.

Bugün ülkemizde, “islamcı-solcu” ittifakını yürek kıpırtılarıyla karşılayan, alkış tutan küçük-burjuva siyasal akımların bu yanılgılarının nedeni ne? Yalnızca, emperyalizmin bu tür örgütleri düşman ilan etmesi, ya da bu örgütlerin kendilerini ezilenlerin temsilcisi olarak ilan etmeleri mi? Bu yanılgı, küçük-burjuvaların basitçe bir “değerlendirme hatası”ndan ileri gelmiyor. Gerçek şu ki, emperyalizmin hem ekonomik, hem siyasi, hem de askeri olarak tam ilhak için saldırganlığı, küçük-burjuva devrimciliğini ulusalcılık çizgisine doğru çekerek toplumsal devrimden uzaklaştırıyor. Ve islami gericilik de bugün, IMF karşıtlığı ya da emperyalizm karşısında ezilenlerin temsilcisi sıfatıyla, aynı kulvara koşarak, burjuva siyasetini yürütüyorlar. İşte “islamcı-solcu” ittifakı, bu “ulusal bağımsızlık”çı kavşakta buluşuyor. Tıpkı Filistin’de olduğu gibi. Daha düne kadar birbirlerini bir kaşık suda boğmaya hazır görünen İP gibi, SP gibi partilerin bugün kol kola ulusal-bağımsızlıkçılık korosuna katılmaları boşuna değil. Herbiri burjuvazinin bir başka yüzünü yansıtan bu gerici partiler, Ortadoğu’daki savaşla birlikte yeniden kaynamaya başlayan anti-emperyalist damarı, gerici-ulusalcı kanalda boğmak istiyorlar.

İslamcı-solcu ittifakının gerçek sınıf karakteri budur. Kimi devrimci grupların bu ittifaka farklı amaçlar ve “masum” niyetlerle yaklaşıyor olmaları, bu gerçeği zerre kadar değiştirmiyor.

------------