" Komünist Bakış

Çarşamba, Ekim 25, 2006

24 gazeteci tutuklu, devrimci basına saldırılar durulmuyor


TUTUKLU GAZETECİ VE YAZAR EMİN ORHAN’IN BASINA VE KAMUOYUNA MEKTUBUDUR

Çok sayıda gazeteci ve yazar gibi 21 Eylül’de gözaltına alınıp Tutuklanan Dayanışma gazetesi Editörü ve Atılım gazetesi yazarı Emin Orhan’ın Tutuklu Gazetecilerle Dayanışma Platformu aracılığıyla basına ve kamuoyuna hitaben yazdığı 17. 10. 2006 tarihli mektubu bilginize sunuyoruz...

Tutuklu Gazetecilerle Dayanışma Platformu (TGDP)
22 Ekim 2006

Öncelikle kucak dolusu merhaba, Tutuklanmamız henüz bir ayını doldurmadı.

Tutuklanmamızın hiçbir hukuki dayanağı olmadığı gerçeğinin altını çizmek istiyorum. Bir gazeteci olarak asılsız suçlamalarla yüzyüze kaldım. Her muhalif basın çalışanı, gazeteci gibi kimilerinin işine gelmediği zaman tutuklatma yolunu seçtiği bilinen bir gerçektir. Aynı şey yıllardır çok sayıda düzen muhalifi gazeteci ve yazarın başına geldi. Polisin uydurma, düzmece belgelerine dayanarak tutuklandım.

Açıkcası bir komplo ile yüzyüze kaldım/ kaldık. Polisin hazırladığı ve sorgu hakimliğinde açığa çıkan komplonun temelsiz olduğunu özellikle belirtmek isterim. Bir kere mahkeme salonunda bütün çıplaklığı ile komplo olduğu açığa çıktı. Eğer az çok hukuk bilgisi olan biri (hatta olmayan biri de) sorgu hakimliği sürecini izlemiş olsaydı haksız, mesnetsiz bir tutuklama ile karşı karşıya olduğumuzu görebilirdi. Ben Dayanışma gazetesinde çalışıyorum.
Aynı zamanda Atılım gazetesine de yazılar yazıyordum. Hem Dayanışma gazetesinde çalışan hem de Atılım gazetesi yazarı olarak asıl tutuklanma nedenimizin düşüncelerimizden dolayı olduğunu belirtmeliyim. Muhalif gazeteci olmak neredeyse suç kapsamına sokuluyor.

Tekrar komplo meselesine dönersek... Polis, benim Dayanışma gazetesinde çalıştığımı bildiği halde BEKSAV’ı (Bilim Eğitim Estetik Kültür Sanat Araştırmaları Vakfı) Hacı Orman’la birlikte yönetmekle suçluyor. Herkes de biliyor ki, BEKSAV, devlet denetiminde, Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün izniyle açılmış bir vakıftır. Resmi yöneticileri vardır. Her vakıf gibi
BEKSAV’ın da yöneticileri, üyeleri tarafından seçilir. Kaldı ki, BEKSAV gibi bir yasal kurumda yönetici değilim, olsam bile suç teşkil etmez. Diğer bir suçlama da “örgüt üyesi olduğum” şeklindedir. Bir örgüte üye değilim ve olmadım da.

Ama her nedense “örgüt üyeliği” fikri hakimin kafasına yatmış. Bu da polisin hazırladığı komplonun ikinci ayağını oluşturuyor. Ortada delil yok. “Delil”i polis kendisi hazırlayıp savcının önüne koymuş. Düşüncelerimize karşı çaresiz kalanlar “örgüt üyeliği” komplosunun ardına sığınacak kadar acizleşmiş bulunuyorlar.

Tutuklu Gazetecilerle Dayanışma Platformu’nun, basın meslek kuruluşlarının, kitle örgütlerinin, ilerici kamuoyunun, aydın ve yazarların, gazetecilerin başta şahsım olmak üzere bütün tutuklu gazetecilerin karşılaştıkları haksızlıkları, adaletsizlikleri ve komployu teşhir etmesini bekliyorum.

17 Ekim 2006 tarihli Cumhuriyet gazetesinin eki Cumhuriyet dergide yayımlanan Alper Turgut’un haberini okudum. Tutuklu gazeteciler ve yazarlar gerçeğine dikkat çekmiş. Tutuklu Gazetecilerle Dayanışma Platformu’nun görüşlerine de yer vermiş. Tabi ki basın emekçilerinin, basının bu soruna daha fazla yer vermesi gerekiyor.
2 Ekim’de Tekirdağ 2 Nolu F Tipi Cezaevine nakledildim. Buraya girişte epey zorluk ve sıkıntılarla karşılaştık. Buraya 8 kişi getirildik. Özgür Radyo Haber Müdürü Halil Dinç de aralarında bulunuyor. Girişte insafsız ve vicdansızca saldırılara maruz kaldık. Tamamen asılsız suçlamalarla 30 gün görüş, 45 gün mektup ve faks yasağı cezası verildi. Öyle sanıyorum yakın bir zamanda uygulamaya sokulur. Yine burada ağır tecrit koşullarında kaldığımızı belirtmek istiyorum. Tek kişilik hücrede kalıyorum. Son günlerde slogan attığımız gerekçesiyle ikinci bir mektup yasağı cezası vermek için bizden savunma istendi. Tek kişilik hücrede kaldığımız yetmezmiş gibi haksız ve hukuksuz bir biçimde havalandırma hakkımız da gasp ediliyor. Nerdeyse tüm zamanımızı tek başımıza hücremizde geçiriyoruz. Hem mektup ve görüş yasağı ile hem de havalandırma kapımızı kilitleyerek tecrit koşullarımız ağırlaştırılıyor. Siyasi düşüncelerimiz ve mesleki kimliğimiz hiçe sayılıyor.

Burada hiç kitap olmaması, getirilen kitaplarımızın verilmemesi de ayrı bir sorun. Günlük gazeteleri alabiliyoruz. Ancak Atılım gazetesinin sadece bir sayısını alabildim.

Mektubumu burada sonlandırırken, uğradığımız haksızlık ve adaletsizliklere, komplolara karşı yürütülen özgürlük mücadelesine desteğinizin artarak süreceğine inanıyor, çalışmalarınızda başarılar diliyorum.

Hasret, umut ve dirençle selamlıyorum.

Emin Orhan, Tekirdağ 2 Nolu F Tipi Cezaevi

Tutuklu Gazetecilerle Dayanışma Platformu (TGDP)
22 Ekim 2006

İLETİŞİM: Necati ABAY-TGDP Sözcüsü, GSM: 0535 929 75 86,
e-posta: tutuklugazeteciler@mynet.com

Macaristan'da Nazilerin torunları sokaklarda

Macaristan'da 1956 karşı-devrimci ayaklanmasının 50. "yıldönümü" bir yanda resmi törenlerle kutlanırken, öte yanda Budapeşte sokakları karşı-devrimin asıl sahipleri olan faşist grupların şiddetli eylemlerine sahne oldu. Halk Demokrasisi altında yasak olan tüm partiler, Nazi sempatizanları, dazlaklar, Horthyciler, Krallığın ve kilisenin sembolleriyle, gamalı-haçlar, İkinci Dünya Savaşındaki Nazi işbirlikçisi hükümetlerin kırmızı-beyaz bayrağı ve diğer flamalarıyla sokaklara dökülüp terör estirdiler. Böylece "çoğulcu demokrasi"nin tadını kendi bildikleri yöntemlerle çıkardılar. Eski Macaristan Sosyalist İşçi Partisi'nin sosyalizm sonrası resmi devamcısı olan iktidardaki (sosyal-demokratlaşmış) Macar Sosyalist Partisi de dahil olmak üzere hepsi de "1956 Devrimi"ne hararetle sahip çıkan Macaristan'daki düzen partilerinin tümü, içinde en aşırı ırkçı-faşist-gerici unsurların kolayca ve özgür olarak gelişme şansı buldukları politik kültürü ve ideolojiyi sürekli olarak besliyor.

Sosyalist yönetimlerin çözülüşünden sonra birçok Doğu Avrupa ülkesinde yaşanan süreç Macaristan da yaşandı. Halk önce 90'lar boyunca aşırı-sağ partilerin fiili iktidarını tattı, bu partiler kısa sürede "özgürlükçü" maskelerini terk ederek açıkça aşırı sağa kaymaya başladılar. Geniş kitleler kısa sürede bunlardan yaka silktiler ve umut diye, ağırlıklı olarak sosyalizm döneminin yönetici parti kadrolarının kurduğu yeni "Macar Sosyalist Partisi"ne yöneldiler. Oysa bunlar sosyalizmle neredeyse hiçbir ilişkileri kalmamış, tamamen sosyal-demokratlaşmış kişilerdi ve vakit kaybetmeden "Tony Blair modeli"ni uygulamaya koydular. Bu mucizevi modelin sonucu ülkenin dış borçlarının ve işsizliğin tam anlamıyla patlaması, çalışan kesimlerin daha da yoksullaşması oldu. 2004 yılında 4o'lı yaşlardaki milyoner Ferenc Gyurcsany adlı bir kariyerist ekibiyle birlikte bir oldu bittiyle Sosyalist Parti yönetimine geldi ve ardından Başbakan seçildi. Gyurcsany, Avrupa Birliği üyelik sürecini de gerekçe göstererek "liberal" ekonomik politikaları daha da acımasızca uygulamaya koyuldu. Macaristan'daki son protestolar da başbakan Gyurcsany'in geçtiğimiz Eylül ayı içinde Sosyalist Parti'nin kapalı bir ulusal konferansında gizlice kaydedilen konuşmasının radyolarda yayınlanmasıyla patlak verdi. İlginç biçimde ilk olarak bizzat devlet radyosunda yayınlanan bu kayıtlarda Macar başbakan "tam 3 saatlik, çok ağır ve yer yer küfürlü konuşmasında, ülkenin ağır bir kriz içinde olduğunu, ekonominin çökme noktasına geldiğini ve bunun böyle devam edemeyeceğini söylüyor" ve "toplantıya katılan Sosyalist Parti yöneticilerini, seçimden sonra gündeme gelecek olan çok ağır istikrar paketini kabul etmeleri için ikna etmeye çalışıyor. Hatta zaman zaman tehdit ediyor" du. (BBC Türkçe, Macar Başbakan: Yalan Söyledik) Buna tepki olarak aşırı-sağcı denilen unsurlar, başta muhalefetteki Fidesz partisi taraftarları ise tam olarak 1956 karşı-devrimcilerinden miras aldıkları yöntemlerle halk kitlelerin hükümete karşı yönelecek tepkisini kendi amaçları doğrultusunda saptırmak üzere şiddet gösterileri ve çeşitli devlet dairelerinin işgalleri gibi eylemlere giriştiler. Karşı-devrimci ayaklanmanın 50. yıldönümünde hem hükümet hem muhalefet partileri tarafından elbirliğiyle oluşturulan atmosfer faşist çeteler için mükemmel bir ortam hazırladı. "Sosyalist" Parti, toplantılarında ve seçim kampanyalarında afişlerini 1956-2006 tarihleriyle ve 50. yıl yazılarıyla donatarak, propagandalarında kendisini "Sovyet işgalcilerine karşı büyük halk devrimi"nin asıl mirasçıları olarak göstermek için muhalefetteki Fidesz partisiyle yarışarak, kendisine karşı faşist çiçeklerle bezenmiş bir "turuncu devrim" ayaklanması halini alan bu atmosferin oluşmasına en büyük katkıyı bizzat kendi elleriyle yapmış oldu.


"Dinsizin hakkından imansız gelir" diyemiyoruz, çünkü emperyalist propagandaya göre "totalitarizmden ve sovyet baskısından kurtularak çoğulcu gerçek demokrasiye kavuşan" tüm Doğu Avrupa'da olduğu gibi Macaristan'da da, yasal sınırlar içinde işçi ve emekçilere bu partilerin aldatıcı kavgalarına taraf olmaktan başka bir seçenek verilmiyor. 1956 karşı-devriminin ideolojisine ve siyasal mirasına bedel ödemeye yanaşmayan Macar Komünist Partisi gibi partiler yasaklanıyor. Bununla birlikte Macaristan'ı Nazi işgalinin sona ermesinden bu yana aslında "gizli ve açık Yahudi elitlerin yönettiğini" (ne kadar tanıdık bir "teori" değil mi!) iddia eden ırkçı Adalet ve Yaşam Partisi tamamen serbest faaliyet yürütebiliyor, hatta (1998-2002 döneminde olduğu gibi) hükümet ortağı olup parlamentoda kendi bağımsız grubunu dahi oluşturabiliyor. "Demokrasi"nin cilveleri.

Bütün bu olaylar Avrupa'da olduğu gibi Türkiye'de de ve aslında modern sınıf mücadelesinin olduğu her yerde geçerli olan tek bir büyük gerçeği sınıf düşmanlarının ne kadar iyi bildiklerini kanıtlar: emekçi yığınların nihai kurtuluşunun tek gerçek öncüsü ve gerçekleştiricisi tavizsiz bir komünizmi savunan birleşik ve güçlü Komünist Partisi olabilir! Bunun dışındaki tüm partiler, "sosyalist", sosyal-demokrat, nasyonal-sosyalist, vb. partilerin tümü sömürücülerin emekçi sınıflar içindeki uzantılarıdır. Sınıf düşmanlarının sıkı sıkıya kavradıkları bu gerçeği işçi sınıfına kavratmak, onu bağımsız sınıf Partisini bu temel üzerinde inşa mücadelesine çekmek dün olduğu gibi bugün de tüm ülkelerin komünistlerinin görevidir.

Komünist Bakış

Salı, Eylül 12, 2006

Hafıza-ı Beşer: Tayyipleri kimler yarattı?


Evren, “1980-1982 arasında 34 imam-hatip okulu açıldı diyenlerin gözü kör olsun. Dönemimizde sadece bir tane Tunceli’de imam-hatip okulu açıldı. 1989'a kadar ise sadece bir-iki okul açıldı” dedi. Oysa, Milli Eğitim Bakanlığı yetkilileri, Evren’in devlet başkanlığı döneminde sekiz, Cumhurbaşkanlığı döneminde 90 imam-hatip lisesi açıldığını söylüyor. Evren, din dersinin neden zorunlu yapıldığına ilişkin soruyu da, ‘Dinsiz millet olmaz’ diye yanıtladı. 03/03/2006 Radikal

"…Laikliğin ne olduğundan ve ne olmadığından müteaddit konuşmalarımda bahsettim ve sanırım ki, Cumhuriyetimizin bu niteliğine yeterince açıklık da getirdim. Bütün geçmiş konuşmalarımda laikliğin din aleyhtarlığı, din düşmanlığı olmadığını tekrar tekrar belirttim.

…İşte şimdi burada, bu noktada din derslerimizi, okullarımızda niçin okuttuğumuzun sebebi açıkça görülmüyor mu? Din sömürücüsü ve üstelik de cahil politikacı, halkın arasına karışarak, “Dinimizde şu şöyledir, bu böyledir” dediği zaman etrafta kendisine işin doğrusunu söyleyebilecek kadar dini bilgi sahibi kimse çıkmıyordu ki..

Türk çocukları, Türk Milletinin dini hakkında, kendi ailelerinin ana babaları, bizzat kendilerinin dinleri hakkında hiçbir bilgi sahibi olamıyorlardı." Orgeneral Kenan Evren, “1982 Anayasası’nı Devlet Adına Tanıtma” konuşmasından, 26 Ekim 1982, Erzurum




Devrimci Demokrasi – Dinci Ayakbağı

Halil Kızıl

Sosyalist basında şeriatçılığa verilen ödünler nelerdir? Bunlar yalnızca Evrensel gazetesinin verdiği sahte Hizbullah röportajı örneğiyle mi sınırlı? Bakalım:

Basında laik-şeriatçı çatışmasının örnekleri

Sosyalist basından birkaç çözümleme:

“…emekçilerin dikkatini kendi sorunlarından uzaklaştırıp onları bir kez daha laik-şeriatçı sahte saflaşmasına yönelterek bölme… [EMEP, haberler - Türkiye’nin Gündemi; 25 Haziran 1999]

Yeniden “laik-şeriatçı” ikilemi yaratılarak emekçileri bölme ve karşı karşıya getirme senaryoları uygulanmak isteniyor. [Şükrü Günsili; 27.10.1999 Evrensel]

Yeter ki işçi ve emekçiler laik-şeriatçı, Alevi-Sünni gibi burjuvazinin bilinçli bir tarzda körüklediği ayrımlara takılmadan elele verebilsinler. [Kızıl Bayrak, 7 Temmuz 2001]

Emekçilerin gündemini dolduran; laik-şeriatçı, alevi-sünni ve artık bozulmuş ve anlamını yitirmiş geleneksel sağ-sol ayrımları [ Barikat, Şubat 2004]

Son günlerde AKP hükümeti ile "derin devlet" arasındaki laik-şeriatçı çatışması yine gündemin merkezine oturtulmuş durumda. [YDİ Çağrı, Mayıs 2003]”

Burjuva basınından bir çözümleme:

Önce 'sağcı-solcu', sonra sırayla 'alevi-sünni' ve 'laik-şeriatçı' ayrımcılığı ile milleti bölmek istediler… [Öcal Uluç, Gözlem Gazetesi]

Burjuva basınından bir “devletçi-laik” yazarın çözümlemesi:

Laik-Şeriatçı kavgası çıkarmaya kalkıştılar, Anadolu insanı bu oyuna da gelmedi. [Emin Çölaşan, 16 Nisan 2000 Hürriyet]

“Liberal” bir yazarın:

Eskiden sol ve sağ eksenine oturttukları ve o sayede kendilerine toplumda bir yer ve itibar sağladıkları çatışmayı, şimdi laik-şeriatçı diye bir eksen üzerine oturtuyorlar ve ancak kendi karşıtlarıyla var olabiliyorlar. [Necdet Şen, 6 Kasım 1996, Tempo]

Önce faşist-sonra sosyalist-sonra İslamcı-şimdi hepsinin bir tür karışımı olan birinin:

En büyük korkumuz ne? Bizi en çok ne endişelendiriyor?
Türkiye’de Alevi-Sünni, Laik-Şeriatçı, Kürt-Türk... gibi ayrımların keskinleşmesi. [Nihat Genç]

Faşistlerin çözümlemesi:

Son zamanlarda tırmandırılan laik-şeriatçı çatışmasının ısıttığı zinde güç sobası henüz soğumamıştır. [Ülkü Ocağı dergisi, Şubat 1998]”

Örnekler sonsuza dek uzatılabilir, fakat bu kadar yeter. Toplumumuzda en sağlam konsensüsün, birileri tarafından laik-şeriatçı ayrımının “yapay” olarak yaratılması korkusu olduğu anlaşılıyor. Bu bir tesadüf müdür? Bu arada, başbakanın hedef gösterdiği Danıştay’ın üyelerinden birisi öldürülüyor ve konsensüs gene bozulmuyor:

“Demek ki, bir yandan da laik-şeriatçı ayrımına dayalı ikinci bir toplumsal kriz de devreye sokulmak isteniyor. [Mehmet Altan, 15 Mayıs 2006]

Dinci-laik gibi gerici kutuplaşmalar bu tür provokasyonların asıl zeminidir. [Alınteri, 19 Mayıs 2006]

Bu saldırı eliyle halkımızı laik-şeriatçı ekseninde gerici saflaştırma yönündeki girişimlere… [Atılım, 17 Mayıs 2006]

Bu öfkenin nedeni, yalnız yargıçların hedef alınması değil, aynı zamanda Türkiye’yi yeniden laik-laik karşıtı çatışmalara sürükleyerek, ikinci bir 28 Şubat rejimini dayatmak isteyenlerin, bu saldırıdan yararlanmak için harekete geçmiş olmalarıdır. [Sosyalist Demokrasi Partisi Genel Başkanı Filiz Koçali’nin Basın açıklaması, 17 Mayıs 2006]

Bu durumda, mevcut ‘laik-şeriatçı’, ‘gerici-ilerici’ saflaşmaları da saçma saflaşmalardır. [A.Kerim, Devrimci İşçi]

Bu oyun, şimdi laik-şeriatçı saflaşması öne çıkarılarak oynanıyor. [Sendika.org, 18 Mayıs 2006]

Toplumsal bölünmenin "temel çelişkisi" olarak sunulan laik-şeriatçı bölünmesi… [Bülent Forta, Birgün, 29 Mayıs 2006, altını Forta çizmiş]”

Son olarak, işin özünü 18 Mayıs 2006 tarihli Zaman gazetesinde makalesine Mehmet Altan’ın yukarıda aktardığımız sözleriyle başlayan Ekrem Dumanlı ortaya koyuyor:

“İdeolojik şartlanmışlık hadisenin büyük fotoğrafını gizliyor. Mesela herkesin, laik çevreler dâhil, eleştirisine sebep olan bir türban kararını Başbakan da eleştirdi diye bir caniyi “cesaretlendirdi” demek fevkalâde yanlıştır. Ucuz siyaset hamlelerinin diyetini çok ağır ödedi Türkiye. Bu saatten sonra bir daha aynı hatayı işlememeli.”

Ve Sosyalistlerimiz, Ekrem Dumanlı’nın bu uyarısını dikkate alarak yanlış yollara sapmadı, son yılların en büyük skandallarından birinde, başbakanın açıkça azmettirici olduğunu teşhir edecek, bunu hem mevcut iktidara hem de dine karşı bir kampanyaya dönüştürecek yerde, bu işi derin devletin yaptığını, provokasyona gelmemek gerektiğini belirterek Erdoğan’ın avukatlığını yaptı. Şimdi soruyoruz, bu bir tesadüf müdür?

Bu soruya cevap vermek için öncelikle, kapitalist toplumda din sorununun nereden kaynaklandığını ve proletaryanın din sorununda hedefinin ne olduğunu özetlememiz gerekiyor.

Kapitalist toplum ve din sorunu

Bugünkü toplum, üretim araçlarının özel mülkiyetine dayalıdır. Üretim araçlarının tekel altına alınması, toplumun geniş, ve gittikçe genişleyen bir kesimini kendi varlığını sürdürmenin koşullarından koparmış, sermaye sahibine bağımlı kılmıştır. Ayrıca, henüz üretim aracı sahipliğini kaybetmemiş, ancak rekabet yarışında kendisinden daha büyüklerle rekabet edemeyen, kırda toprak sahipleri ve tefecilere, şehirde bankacıya, büyük sanayiciye, büyük tüccara vs. boyun eğen bir küçük burjuva kitlesi vardır. Milyonlarca işçiyi emrinde tutan, üretim araçlarının gelişmesiyle artan bir işsiz kitlesinin rekabetiyle bu işçileri daha da zayıflatan burjuvazi, toplumun hâkim sınıfıdır. Üretim alanında hâkimiyeti eline geçiren burjuvazinin ilk düşüncesi, bu üstünlüğü sonuna kadar kullanmak, işçiyi sömürmekte hiçbir sınırla karşılaşmamaktır. “Serbest rekabet”, sermayenin işçi üzerinde sınırsız egemenliği.
Üretim alanında egemenliğiyle sarhoş olan, zenginliği arttıkça bu sarhoşluğu da artan burjuvazinin gözünde, ortada tek tek bireyler ve ailelerden başka bir şey yoksa da, farklı sınıfların karşılıklı ilişkilerinin örgütlenmesi zorunluluğu kendisini dayatır. Bu toplumsal örgütlenme zorunluluğu, bizzat üretimin farklı dallarını birbirine bağlayan kapitalist üretimin gelişmesiyle artar. İlk bakışta, bu gayet basit bir iştir. Valilerden oluşan kollara ve gözlere sahip bir aygıt oluşturulur, başına da bir grup ya da hatta bir tek insan geçirilir. Burjuvazi, “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” düşüncesinde olduğu için, kendi çıkarlarına dokunmadığı sürece isteyene bu görevi verecektir.[1]

Zaman geçtikçe bu aygıt dallanıp budaklanır, işbölümü burjuva toplumu içinde yeni çıkar grupları yarattığı ve dolayısıyla da yönetim için yeni bir malzeme doğurduğu ölçüde, bir köprüden, bir okul binasından ve en küçük bir köyün köy mülkiyetinden demiryollarına, ulusal zenginliklere ve üniversitelere kadar her ortak çıkar derhal toplumdan ayrılır, üstün çıkar, genel çıkar olmak sıfatıyla, topluma karşı tutulur, toplum üyelerinin inisiyatifinden çıkarılır ve hükümet eyleminin konusu haline getirilir. Her yönetim sorununda burjuvazinin farklı bölümleri, toprak sahipleri vs. kendi çıkarlarını savunurken ortaya çıkan sonuç çoğunlukla tek tek her sınıfın istediğinden farklı olduğundan, toplumun üstünde bir örgütleyici güç görüntüsü ortaya çıkar. Böylece, bir sınıfın diğeri üzerinde egemenliği üzerine kurulu toplumun örgütlenmesi, toplumdan ayrı, hatta ona karşıt bir biçim alır. Toplum, “burjuva-sivil toplum” ve “devlet” olarak ikiye bölünür. İşçiler ve köylülerin hareketlenmesi, üretim araçları üzerindeki tekelinin hiç de doğal olmadığını daha çok fark eden burjuvazi, zorun örgütlenmesine ihtiyaç duydukça, kendini tamamen bu zoru örgütlemeye adayan bir kesime olan ihtiyacı da artar. Kendi tekelini korumak için, devleti bir grup ya da hatta bir kişinin tekeline verme eğilimi doğar. Bu da, devletin toplumdan bağımsız olduğu görüntüsünü güçlendirir.

Son olarak, sivil toplumda uzlaşmaz karşıtlıklara bölünmüş, bu uzlaşmaz karşıtlık sürdükçe kendisine karşıt bir konumda olacak devleti yaratmış olan burjuva toplumda, “üçüncü bir alan” daha doğar. Burada, toplumsal konumu nedeniyle kendine saygısını yitirmiş ve toplumsal koşulları değiştirme araçlarından yoksun oldukça bu saygıyı kazanamayacak olan insanların, hayali bir toplumun üyesi olması söz konusudur.[2] Düşüncede, toplumsal yaşamın maddi koşullardan ileri gelen sınırlılığı, çarpıtılmış bir şekilde yansıtılır. Maddi yaşamını sürdürme koşulları kendi elinde bulunmadığı için, işçiyse kendi sınıfından insanlarla rekabeti nedeniyle her an işsiz kalabilecek, küçük burjuvaysa büyük burjuvaziyle rekabeti nedeniyle her an mülksüzleşebilecek olan halk, kendi kaderini kendi elinde bulundurmamasını, bu kaderi toplum ötesi bir gücün eline vererek ifade eder. Toplumun belirli bir biçimlenişinin yapay olarak yarattığı güvencesizlik ne kadar artarsa, bunun insan ötesi, önüne geçilmez bir kuvvetten kaynaklandığı düşüncesi o kadar büyür. Toplumu değiştirmenin araçlarından yoksun olmasını, toplumun hiç değişmeyeceği düşüncesiyle ifade eder. Sefaletinin nedeninin kendisi olamadığı, karşı koyamayacağı bir güç olduğu düşüncesiyle kendisini avutarak uyuşturur, uyuşturdukça daha fazla ezilir, ezildikçe daha fazla uyuşturucu ihtiyacı duyar. Bu alanın şişmesi, toplumun sınırlı varlığının, çürümüşlüğünün barometresidir, toplum ne kadar insani ve akla uygun bir düzenden uzaklaşmışsa, din o kadar gelişir.

Bu alanın en yetkin ve doğasına uygun ifadesi dindir; din, halkın ezilmesinin nedenini kendisini ezen sınıflara değil de toplum üstü bir güce atfettiği için, hem hâkim sınıflar için, hem de bu sınıfın yönetim aygıtı olan devlet için en uygun düşünce tarzıdır. Dine uygun yaşam geliştikçe de, bu yaşamı örgütleyen bir insan grubu oluşur. Dinin yaygınlaşması, bu işten çıkar sağlayan bir din adamları topluluğu yaratır, bu topluluk da kaçınılmaz olarak hiyerarşik bir şekilde örgütlenmeye başlar. Din adamlarının, halkın ezilmesinde, kendi kaderini üzerinde hâkimiyetten iyice uzaklaşmasında maddi çıkarı vardır. Emekçilerin sağlık ve çalışma koşullarını düzenleyen kuralların bozulmasının, örgütlenmeyi kısıtlayan, işçiyi burjuvazinin kölesi haline getiren yasaların din partisinin yönetiminde gerçekleşmesi tesadüf değildir. Böylece, ideolojik alanda din adamlarının egemenliği, sivil toplumda burjuvazinin egemenliğinin tamamlayıcısıdır.

Teoride, maddi yaşamın çarpıtılmış ifadesi olan dinin pratikte uygulaması kaçınılmaz olarak körcesine bir yıkım biçimini alır. Daha Hıristiyanlığın ilk yayılma dönemlerinde, “bir yanağına tokat atana diğer yanağını çevir” diyen İsa’nın öğrencileri, Roma devletinin desteğini aldıklarında en vahşi katliamlara girişmişlerdi. Her fırsatta devlet tarafından baskıya uğradığının propagandasını yapan kör gerici düşüncenin en karakteristik özelliklerinden birisi toplumsal alanda hâkim olduğunu hissettiği her anda uyguladığı kör şiddet, linçtir. Linç, hatta düşüncesinin ne olduğunu bilmediği insanı ne olur ne olmaz diyerek linç etme, kendisini kör bir gücün eline teslim etmiş insana en uygun olan pratik harekettir.

Toplumun bu şekilde bölümlenmesinin, burjuvazinin iktisadi çıkarlarına uygun olduğu açıktır. Alanların birbirlerine müdahale etmemesi koşuluyla, toplumsal hareketi kilitleyen böyle bir yapı, burjuvaların proletarya üzerinde egemenliğinin en iyi koruyucusudur. “Tekkeler ıslah edip onlara misyoner teşkilatı verilemelidir."[3] Ekonomik egemenliğiyle kendinden geçen burjuvazinin laiklikten anladığı, devletin dinden tamamen elini çekmesi, toplumun dinsel yaşamına gözünü kapaması, ancak kendisine müdahale ederse karşılık vermesidir. Böyle bir şey mümkün olabilir mi? En basit diyalektik düşünce bile, toplumun böyle şematik bir biçimde bölünmesinin ancak burjuvazinin hayalinde sürdürülebileceğini gösterir. Sırf modern eğitim kurumları, eğer gerçekten eğitim kurumları iseler, dine karşı bir propaganda yeri haline gelmek zorundadır. Modern bilimsel düşüncenin öğretimiyle dinsel düşüncenin çatışması kaçınılmazdır. Bu çatışmadan, ancak devlet modern bir eğitim yapamayacağını ilan ederse, yani gericiliğe karşı aciz olduğunu, teslim olduğunu ilan ederse kaçınmak mümkündür.

Her türden toplumsal çatışmanın, sonunda gelip kendi mülkiyetini tehdit edecek bir boyuta ulaşacağını hisseden burjuvazi, dinsel bir sorun ortaya çıktığında derhal uyarısını yapar: “laik-şeriatçı çatışması yaratmayın”. Ancak kendi mülkiyetine devlet adamları ya da din adamları tarafından müdahale edilmeye başladığında yaygarayı basar. Oysa bu müdahale de kaçınılmazdır. Toplum içinde oluşan her grup, kendi çıkarını diğerleri aleyhine genişletmeye bakar; dini vakıflarda toplanan paraların gerici grupların liderlerini “saygıdeğer” bir burjuva haline getirdiğini görmemek için Marksist olmamak yetmez ayrıca kör olmak gerekir. Toplumun gözeneklerine yerleşip kontrolden uzak kalarak dünya işlerini yürütmek, oldukça kârlı bir iştir. Toplumun gözeneklerine yerleşen, gerekirse yeni bir zenginlik kapısı olarak yeni bir din kuran gerici ağalar, toplumu bir kanserli hücre gibi sarmalar, ta ki tüm toplum ölerek parçalansın, geriye cemaatlerin bir toplamı kalsın. İşte sırf bu olgular, burjuvaziyi laiklik konusunu gündeme getirmeye iter. Ancak bugün, burjuvazinin elini bağlayan koşullar mevcuttur. Burjuvazi halkı laiklik doğrultusunda harekete geçirmekten korkmakta çünkü harekete geçen yığınların kendi çizdiği sınırlar çerçevesinde durdurulamayacağını hissetmektedir. Ayrıca, ülkenin tamamen şeriat yönetimine geçmesi halinde, ülkeden kaçabileceğine ve kaçarsa mallarına el konmasına karşı IMF gibi uluslar arası emperyalist kuruluşların desteğini alacağına güvenmesi, gericiliğe karşı enerjisini daha da azaltır.

Laiklik konusunda proletaryanın tavrı nedir? Mevcut toplumu kökünden dönüştürmek isteyen sınıf bilinçli proletaryanın felsefi düşüncesi materyalizmdir. Toplumun bilincini körelten dini düşüncenin, belirli maddi koşulların ürünü olduğunu kabul eden materyalizme uygun olarak, dinin öncelikle tamamen kişisel bir sorun haline getirilmesi için çalışır. Laiklikten anladığı budur. Bizim bugünkü koşullarımızda, yalnız devletin dine karşı tarafsız olması, dini kurumlara para yardımını kesmesi, nüfus cüzdanından din maddesini kaldırması vs. yeterli değildir, çeşitli cemaatler biçiminde örgütlenip halkı sömüren din adamlarına karşı da mücadele edilmesi gerekir. Bu nedenle, laiklik sorununun devrimci önemi artmış, dini sömürüye uğrayan kitlelerin harekete geçirilmesi gereksinimi artmıştır. Aksine davranış, laiklik sorununu burjuvazini çizdiği sınırlar içinde ele almak olur. Proletarya, dinin kişisel bir sorun haline gelmesini, herkes kendi kabuğuna çekilsin, kendi yarattığı dinsel boşinançların içinde boğulsun diye mi ister?[4] Hayır, proletaryanın hedefi toplumu akla uygun bir temelde yeniden kurmak, ve bunun düşünsel ifadesi olarak dinsel tortuları insanların zihinlerinden tamamen silmektir. Dinin kişisel bir sorun haline gelmesini, dine yol açan maddi koşulları değiştirmek, yani ekonomik köleliğe son vermek için mücadelesinde işçilerin birliğinin din nedeniyle bölünmesini engelleyeceği için, işçilerin dini dogmalara karşı pratikte eğitilmesinin ilk adımı olacağı için, ayrıca dine karşı ateist propaganda yapılmasına en uygun koşulları sağlayacağı için ister. Bu mücadelenin kazanılması için de, kendi partisinde dine karşı netliğini korumak, işçileri de bu bilinçle eğitmek zorundadır. Marksizm-Leninizmin gerek teorisi gerek pratiği, ideolojik netlik olmadan mücadelenin sonuna kadar götürülemeyeceğini göstermiştir. Kendi davasının haklılığına inanmayan, hiçbir mücadeleyi kazanamaz!


Din Sorununda Lenin’in Tavrı

Bu başlığı açmamızın nedeni, Lenin’in yazılarını, bir cümlesini alıp ötekini almayarak tahrif eden, dine karşı Marksistlerin görevlerinin oportünistçe çarpıtan, halkın ürkütülmemesi vs. düşüncelerle dine karşı propaganda görevinin savsaklayan bir eğilim olduğunu görmemizdir. Aslında Lenin de, özellikle Proletarya Partisinin Din Konusundaki Tutumu makalesinde, Engels’in yazılarına dayanarak Marksizm’in oportünist yönde saptırılmasına karşı çıkmıştır.[5] Diyalektik materyalizm doğru kavranıp uygulanmadığı sürece, Marksizm’in ustalarının sözlerine dayanarak Marksizm’in çarpıtılmasının sonu gelmeyecektir.

Sürgündeki Blanquistlerin, Fransa’da çok yakında bir devrim yapacaklarını ve her türlü dini yasaklayacaklarını, rahiplere yer olmadığını ve tüm dini örgütleri kapatacaklarını açıkladıkları manifestolarını yorumlayan Engels, böyle kararnamelerle ateizmi zorlamanın, tanrıya yapılabilecek en iyi hizmet olduğunu söylüyordu. Belirli toplumsal koşulların, daha somut olarak ekonomik kölelik koşullarının ürünü olan din, bu koşullar ortadan kaldırılmadan yok edilemez. Engels ayrıca, bu gösterişli program maddesinin aslında hiç de göründüğü kadar cüretli olmadığını, çünkü Avrupa’da işçi partilerinin çoğunun pratikte ateizmi kabul etmiş olduklarını, hatta Almanya’da sosyalist işçilerin çoğunun teoride ateizmle yetinmeyeceğini, pratikte tamamen materyalistçe yaşadıklarını sergiliyordu.

O halde, belirli toplumsal koşullar dinin var olmasına yol açsa da, “dinden çıkış” yönünde açık bir harekete, ateizme yol açan toplumsal koşullar da mevcuttur. Din, sınıfsal boyunduruğun ürünüyken, sınıf mücadelesine giren işçi, “sınıf mücadelesi diye bir şeyin olmadığını”, “toplumsal düzenin değiştirilemeyeceğini” vaaz eden dine, pratikte karşı çıkmaya başlamıştır ve bu ikisi birbirini getirir:

“Ne var ki, köleliğinin bilincine varmış ve kurtuluşu için mücadeleye başlamış köle, kölelikten yarı yarıya çıkmış demektir. Fabrika endüstrisinin yetiştirdiği ve kent yaşamının aydınlattığı modern, sınıf bilinçli işçi, dinsel önyargıları bir yana atar, cenneti papazlara ve burjuva bağnazlarına bırakır ve bu dünyada kendisi için daha iyi bir yaşam elde etmeye çalışır. Bugünün proletaryası, din bulutuna karşı savaşta bilimden yararlanan ve işçileri bu dünyada daha iyi bir yaşam adına kavga vermek için birleştirerek öteki dünya inancından kurtaran sosyalizmin yanında yer alır.” [Lenin; Sosyalizm ve Din]

Demek ki, “tanrıya hizmet etmeyen” bir ateizm propagandası, pratiğe dayalı olarak kurulabilir. İşçilerin ateizm yönünde eğitilmesi için birinci koşul, onları pratik mücadeleye sokmak, pratikte dinin emirlerini uygulamamalarını sağlamaktır:

“Dinle savaşmalıyız- bu, her türlü maddeciliğin ve doğal olarak Marksizmin ABC'sidir. Ancak Marksizm, ABC'de donmuş kalmış maddecilik değildir. Marksizm daha ileri giderek şöyle der: Dinle nasıl savaşacağımızı bilmeliyiz, bunu yapabilmek için de inancın ve dinin kökenini kitlelere maddeci bir biçimde açıklamalıyız. Dinle savaş, soyut ideolojik öğütler çerçevesinde kalamaz, bu tür sınırlı öğütlere indirgenmemelidir. Dinle savaş, dinin toplumsal kökenini ortadan kaldırmayı amaçlayan sınıf hareketinin somut uygulamasıyla bağlanmalıdır.” [Proletarya Partisinin Din Konusundaki Tutumu]

Dinsiz olduğunu ilan etmeyen her işçiyi baştan dışlamak, sosyalistlerin eğitim görevine uymayacağı gibi, bazen grev yapılması gibi gerekli anlarda işçileri bölerek zayıflatabilir ve kazanılacak bir zaferi engelleyebilir. Bir işçi, dini inanışına karşın, burjuvaziye karşı mücadeleye katılıyorsa onu dışlamak, “işçilerin grevdeki tavırlarına göre değil de, dinsel inançlarına göre bölünmelerini isteyen papazların ekmeğine yağ sürmek demektir.” Ancak, işçilerin bölünmemesi için, yalnız proletarya partisinin dikkat etmesi yetmez, devletin de bu bölünmeyi zorlamaması gerekir. Bu nedenle, işçilerin eğitiminin ikinci koşulu, -devletin bir dini uygulamaya zorlamaması anlamında- dinin kişisel bir sorun haline gelmesidir.

Devletin bir dini dayatması, hem ateizm propagandasını engelleyip din propagandasını yoğunlaştıracağı, hem de farklı dinlerden işçiler arasında çatışmalara yol açacağı için kesinlikle önlenmelidir. Bu nedenle proletarya, dinin kişisel bir sorun kabul edilmesini ister.

“Dinin devletle ilişkisi olmaması, dinsel kurumların hükümete değin yetkileri bulunmaması gerekir.
Herkes istediği dini izlemek ya da dinsiz, yani kural olarak bütün sosyalistler gibi ateist olmakta tamamen özgür olmalıdır. Vatandaşlar arasında dinsel inançları nedeniyle ayrım yapılmasına kesinlikle göz yumulamaz. Resmi belgelerde bir vatandaşın dininden söz edilmesine de son verilmelidir. Kiliseye ve dinsel kurumlara hiçbir devlet yardımı yapılmamalı, hiçbir ödenek verilmemelidir.” [Lenin, Sosyalizm ve Din –altını biz çizdik]

Bu ‘dinin kişisel bir sorun kabul edilmesi’ sözü, dinle mücadele etmeye gerek yokmuş gibi, proletarya partisi de dinle ilgili tamamen tarafsız kalabilirmiş gibi yorumlandığı için, Lenin bu alıntıladığımız bölümün hemen başında bir açıklama yapmak zorunda kalmıştır:

“Din, kişinin özel sorunu olarak kabul edilmelidir. Sosyalistler, din konusundaki tavırlarını genellikle bu sözlerle belirtirler. Oysa herhangi bir yanlış anlamaya yol açmamak için bu sözlerin anlamı kesinlikle açıklanmalıdır. Devlet açısından ele alındığı sürece, dinin kişisel bir sorun olarak kalmasını isteriz.” [Lenin, Sosyalizm ve Din]

Bu nedenle, din kişisel bir sorun kabul edilmelidir ifadesinin başına, -devlete göre- ibaresini koyar. Dinin kişisel bir sorun kabul edilmesi ilkesinin nasıl çarpıtılabileceğine birazdan çarpıcı bir örnek vereceğiz, şimdilik şu açıklamayı yapmak zorunluluğu duyuyoruz. Devlete göre din kişisel bir sorun kabul edilmelidir dendiği zaman, devlet tarafsızlığını ilan ederse dinin kişisel bir sorun haline geleceği anlaşılamaz. Somut durumun somut tahlili, yapmak Leninizm’in temel ilkesidir. Bugün karşı karşıya olduğumuz gibi şeyhlerin vb. örgütlediği dini toplulukların varlığında, halk üzerinde otoritesi bulunan dini ağaların gücünü kırmak için, dinin kişisel bir sorun haline gelmesi için denetleyici kurumların oluşturulması gerekebilir. Halk dini otoritelerin güdümündeyken devletin dini kişisel bir sorun kabul ettiğini açıklaması, bu otoritelerin yetkesini tanıdığını ilan etmekten başka bir anlam taşımaz.[6]

Elbette sadece dindar oldukları halde greve katılan işçileri ele almakla yetinemeyiz, bir de dindar olduğu için grevlere katılmayan işçiler vardır. Burjuvazi de dinin yayılmasını bu nedenle ister. Devlet dinin yayılmasını bu nedenle destekler. Burjuvazinin dini yaymakla kalmayıp, dine dayalı sarı sendikalar kurduğu, bunları maddi manevi desteklediği, bunların devletle iç içe hareket ettiği gözlerimizin önündedir. İşte bu ortamda, devletin tüm gerici örgütlenmelere desteğini kesmesinin yanı sıra, proletaryanın partisinin de propagandası önem kazanır. Böylece üçüncü koşula geliyoruz.

“Sosyalist proletaryanın partisi açısından, din kişisel bir konu değildir. Partimiz, işçi sınıfının kurtuluşu adına bir araya gelmiş sınıf bilinçli, ileri savaşçıların toplandıkları bir yerdir. Böylesi bir birlik dinsel inanç biçiminde ortaya sürülen sınıf bilinci yoksunluğuna, bilgisizliğe ve geri kafalılığa kayıtsız kalamaz ve kalmamalıdır. Din diye tanımlanan ve halkın üzerine indirilen koyu sisle, sözlerimizi ve yazılarımızı kullanarak tamamen ideolojik silahlarla savaşabilmek için kilisenin kaldırılmasını istiyoruz. Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisini, işçilerin her türlü dinsel uyutmacadan kurtulması adına mücadele etmek için kurduk. Bizim için ideolojik mücadele kişisel bir sorun değil, bütün Partinin, bütün proletaryanın sorunudur.” [Lenin; Sosyalizm ve Din]

Din parti için kişisel bir sorun değildir, çünkü hem sınıf mücadelesinden ayrılamaz hem de örgütleyenler olmadan din ayakta kalamaz. Lenin’in, partisinde din konusunda sapmalara karşı nasıl ateşli bir mücadele verdiğini iki örnekle gösterip bu bölümü kapatacağız. Dini sınıf mücadelesinden ayrı, insanları bir arada tutan masum bir düşünce gibi yorumlamaya şöyle karşı çıkıyordu:

“Gerçeklikte "hayvani bireyciliği" dizginleyen tanrı düşüncesi ol­mamıştır; gerek ilkel sürü, gerekse de ilkel komün onu dizginlemiştir. Tanrı düşüncesi, yaşayanın yerine ölüyü koyduğu ve hep köleciliğin (en kötü, çaresiz köleciliğin) düşüncesi olduğu için "sosyal duyguları" daima uyutmuş ve köreltmiştir. Tanrı düşüncesi hiçbir zaman "bireyi toplumla bağlamamış", tersine tanrısallığa inanç sayesinde daima ezi­len sınıfları ezenlere zincirlemiştir.”[7]

Kusurlu, dini yozlaştıran din adamlarını kötüleyip, mevcut dine karşı “soyut bir tanrı” yaratmaya da kesinlikle karşı çıkıyordu. Böylesi, her şeyden önce, dine karşı savaşta propaganda silahlarını ele alacaktı. Propaganda ancak pratikten yola çıkarsa başarılı olabilir:

“En özgür ülkelerde, "demokrasiye, halka, kamuoyuna ve bilime" çağrı yapmanın gereksiz olduğu ülkelerde (Amerika, İsviçre vs.) halk ve işçiler, katıksız, manevileştirilmiş ve daha yaratılacak olan bir tanrı düşüncesiyle budalalaştırılmaya çalışılıyor. Tam da her türlü dinsel düşünce, her türlü tanrı düşüncesi, hatta her türlü tanrıyla cilveleşmek bile, demokratik burjuvazinin özel bir sabırla (hatta çoğu kez lütufla) kabul ettiği tarif edilemez bir iğrençlik olduğundan, tam da bu yüzden o en tehlikeli iğrençliktir, en iğrenç "bulaşıcıdır". Büyük yığınlar, mil­yonlarca günahı, alçaklıkları, tecavüzleri ve fiziki türden bulaşıcı şey­leri daha kolay açığa çıkarırlar, o nedenle bunlar ince, manevileştiril­miş, mükemmel "ideolojik" kılıklara bürünmüş tanrı düşüncesinden çok daha az tehlikelidir. Kızların ırzına geçen katolik bir papaz (yakınlarda tesadüfen bir Alman gazetesinde okumuştum) "demokrasi" için, papaz giysileri içinde olmayan kaba bir dini savunmayan, bir tanrının yaratılmasını, yapılmasını vaazeden zengin düşünceli demokrat bir pa­pazdan çok daha az tehlikelidir. Çünkü öteki papazı teşhir etmek, mahkûm etmek ve kovalamak kolaydır, oysa bu papazı kovmak o ka­dar kolay değildir, onu teşhir etmek çok daha zordur ve hiçbir "kırıl­gan ve çıtkırıldım kararsız" darkafalı, bu papazın "mahkûm edilmesi"ni onaylamayacaktır.”[8]

Yorumlamaya gerek bırakmayacak kadar açık. Proletaryanın burjuvaziye karşı açık savaşını verebilmesi için en uygun siyasi ortam olarak, dinin toplumda kişisel bir sorun haline gelmesi; bu temelde dinin ekonomik temelinin ortadan kaldırılması; parti tarafından proletaryanın pratiğe dayalı olarak eğitilmesi; partinin dini aldatmacaya karşı kararlı propaganda yapması. İşte din konusundaki Marksist-Leninist politikanın özü budur. Şimdi de, birisi laikliğin gerici yorumunun nasıl olacağını, diğeri Marksizmin temel fikirlerinin saptırılmasının nereye varacağını gösteren iki örneği ele alacağız.


“Aydın” Çubukçu “Laikçi”yi nasıl Anti-Laisist yapıyor?

2 Temmuz 2006 tarihli makalesinde, Aydın Çubukçu ‘laik’ ile ‘laikçi’yi birbirinden ayırmaya girişiyor. Bu iki kavramın ayrılması o kadar önemlidir ve karıştırılmaları Marksizm’i o kadar geri götürmüştür ki hizmetlerinden dolayı ne kadar teşekkür etsek azdır. (!) Keza, sonuçta ortaya çıkan kavram kargaşası bu kavramların birbirlerine karşıt olarak kullanılmalarının sahteliğini ortaya koymakla kalmayıp, Aydın Çubukçu’nun laiklikten anladığı şeyin laikliğin yüz seksen derece karşıtı olduğunu da gösteriyor.

“Kısaca, dünya işlerini dinden ayırma diye tanımlanıyor laiklik. Din ve dünya kelimeleri yerine, maneviyat ve maddiyatı da kullanabiliriz. Buna göre laik, siyaseti, ticareti, toplumsal ilişkileri, kısaca “dünya işlerini” din üzerinden kurmayan insan demek oluyor.”

Laiklik en basmakalıp ve anlamsız bir şekilde tanımlandıktan sonra, “laik, siyaseti, ticareti, toplumsal ilişkileri din üzerinden kurmayan insan demek oluyor” deniyor. Siyasetin, ticaretin, toplumsal ilişkilerin din üzerinden kurulmasından ne kastediliyor anlaşılmıyor ama, yazı ilerledikçe, burada anlatılmak istenenin, “din işlerinin” siyaset, ticaret, toplumsal ilişkiler üzerinden kurulmasının laikliğe uygun olduğu, yani siyaset, ticaret yapmak için din kurmanın, dini örgütler yaratmanın laikliğe karşı olmadığı, bu kurulan dinlerin de Aydın Çubukçu gibi “laik”ler tarafından halkın gelenek ve görenekleri adı altında onaylanacağı sonucu çıkıyor.

“Laikçilik, işte bu sürecin ürünüdür. Yozlaştırılmış, gereken şekle sokulmuş, emperyalizm ve kapitalizmle kucak kucağa yaşamayı başlıca amaç edinmiş bir çeşit “din”i kabul eden, bu anlamda da Kenan Evren’in vecizesinde dile getirildiği gibi asla ve kat’a “dinsiz olmayan” bir anlayıştır bu.”

Bu ifadeye dikkat! Devlet, Kenan Evren’in darbesiyle, “yozlaştırılmış”, “gereken şekle sokulmuş”, “emperyalizm ve kapitalizmle kucak kucağa yaşamayı başlıca amaç edinmiş” bir çeşit dini kabul ediyor. Yani “yozlaştırılmamış” din çeşitleri de var! “Gereken şekle sokulmamış”, “emperyalizm ve kapitalizmle kucak kucağa yaşamayı başlıca amaç edinmemiş” dinler var. Hangi din bu? İran’da var olan. Devlet, İran’da var olan din Türkiye’ye gelmesin diye komplolar düzenlemiş, Aczmendiler vs. yaratmış, aydınları öldürüp suçu başkalarına atmış… Bütün bu komplo teorileri ne için? İran’daki, Lübnan’daki vs. dinleri Türkiye’ye pazarlamaya yönelik yeni moda teorileri savunmak ve Türkiye’de devletin her şeye egemen olduğunu, kendi istediği dini yarattığını iddia etmek için. Kendi istediği dini yaratmak için bin dereden su getiren, komplo üstüne komplo, oyun üstüne oyun oynayan bir devlet ne kadar da güçlü bir devlet böyle. Bununla birlikte, aşağıda, aslında devletin hiçbir din yaratamayacağı teorisini de göreceğiz. Şimdilik yalnız şunu not etmekle geçiyoruz; İran’da devlet dini ele geçirmediği, din devleti ele geçirdiğine göre, laikliğe karşı bir durum görünmüyor!

“Laikçi, biçimcidir: Başörtüsünü, cenaze ve Cuma namazının “kadınlı mı, kadınsız mı” kılınacağını tartışmak çok ama çok önemlidir. Bir toplantıda kadınlarla erkeklerin ayrı ayrı oturmak istemesi dayanılmaz bir gericiliktir onun için. Gerçek bir laik açısından ise, bunlar konuşulacak şeyler bile değildir. İnançlara, törelere, geleneklere müdahale etmek, herkesin kendisine benzemesini istemek, benzemek istemeyenleri devlet zoruyla, yasalarla, yasaklarla yola getirmeye çalışmak, din ile dünya işlerini birbirinden ayırma ilkesini kabul eden bir laik için kabul edilemez bir müdahaleciliktir.”

“Bir toplantıda kadınlarla erkeklerin ayrı ayrı oturmak istemesi [altını ben çizdim] dayanılmaz bir gericiliktir onun için.” Gerçekten dehşet verici! Kadınların kocalarından dayak yemek istemesi, dört kadının bir kocayla evlenmek istemesi de gericilik midir laikçiye göre? Bu laikçi ne eski kafalı adammış! Kadınlarla erkeklerin ayrı ayrı oturmasının gericilik olduğunu düşünüyor, hem de bu işin bir tarikat şeyhi tarafından örgütlendiğini düşünüyor, bu kadar sıradan, doğal, konuşmaya bile değmeyecek bir olayı isteme hakkını halka tanımıyor! Bu tarikatlar gerçekten de ne kadar baskı altında! Böyle sıradan törelere, geleneklere, inançlara devlet zoruyla yasaklar getirilmeye çalışılıyormuş. Sayın Çubukçu biz farklı bir ülkede mi yaşıyoruz? Bunlar açık açık televizyonlarda yayınlanıyor ve hiçbir müdahale edilmediği de ortada. Anlaşılan Çubukçu, herhangi bir müdahale tehlikesine karşı “önleyici savaş” açma görevini üzerine almış. Gerçek bir laik için bunlar konuşulacak şeyler bile değilmiş. Gerçek bir laiğin çok ötesinde biri olan Lenin için bunlar konuşulacak şeyler mi bakalım:

“Aziz tanrı ve tanrısallıkla ilgili "popüler" kavram, "popüler" budalalık, bağımlılık, cehalettir; Çarlık, orman şey­tanı ve kadının kötü muamele görmesi gerektiğine dair "popüler düşünce"yle aynıdır. Sizin tanrıyla ilgili "popüler düşünce"ye nasıl "demokratik" diyebildiğinizi anlayabilmiş değilim.” [Lenin; Gorki’ye mektup; altını ben çizdim]

Geçiyoruz laikçinin başka bir özelliğine:

“Laikçi…“Çağdaş yaşam”, “modern toplum”, “bilimsel gelişme”, “demokrasi” gibi kavramları tabu-totem (put) düzeyine yükselten ve bunlarla uyumlu olmayı kabul etmiş bir dini “gerçek din” haline getirmek isteyen bir “toplum mühendisi”dir.”

Çağdaş yaşam, modern toplum, bilimsel gelişme, demokrasi gibi kavramların put olduğunu ilan eden bir “aydınla” karşı karşıyayız. Buradan çıkacak tek sonuç, en koyu yobazlığın, en karanlık günlere geri dönme özleminin, karacahilliğin, “Komünizmle mücadele derneğinin” vs., halkın kendi geleneği, özgür seçimi vs. olarak kabul edilebileceği, bunların karşısına bilimsel gelişmenin, demokrasinin çıkarılamayacağı, hatta bu sonuncuların diğerinden daha gerici, en azından laikliğe daha karşıt olduğudur. Ayrıca soruyoruz, bu laikçiler ne kötü “mühendis”tirler ki, bu saydıklarınızla uyumlu olmayı kabul etmiş bir “gerçek din” göremiyoruz?

“Gerçek bir laik, aynı zamanda emekten yana olmak zorundadır. Halkın değerlerine saygılı, geleneklere ve inançlara karşı devlet zoru kullanmayı aklına bile getirmeyen, inançları ve gelenekleri kendi siyasi hedeflerinin aracı olarak kullanmayı sahtekarlık olarak kabul eden kişidir.”

Emekten yana olmanın ölçütü, halkın değerlerine saygılı olmak, geleneklere ve inançlara karşı devlet zoru kullanmayı aklına bile getirmemek oluyor. Şu halde, halkın linç etme “geleneğine” saygı gösteren, tarikatların kendi “geleneklerine” uygun giyim kuşamlarına müdahale etmeyen bugünkü polis ve hükümet, oldukça emekten yana olmalı. Saldırılacak yüzlerce yönü varken devlete saldırmanın en bulunmadık yöntemini arayadurun, çabalarınız sizi nerelere götürüyor!

“Laikçi, Cuma Hutbesi yazıp okutan, okullarında mecburi din dersi koyan, inananlar şurada başlarını açabilir, burada kapatır diye kural dayatan bir devlet anlayışını yerleştirmiştir.”

Laikçi, Cuma Hutbesi yazıp okutuyormuş. Bunu başka kimin ayıpladığını görmek için karşılaştırınız:

“İsveç'in başkenti Stockholm'de Moderat Parti ile AK Parti ortaklığında düzenlenen 'Kadının Toplumdaki Yeri' başlıklı sempozyumda konuşan Uçan Süpürge Genel Koodinatörü Halime Güner, Diyanet'le birlikte çalıştıklarını ve 8 Mart Dünya Kadınlar Günü dolayısıyla camilerde okunan hutbeye katkıda bulunduklarını söyledi. Türkiye'de toplumun her kesiminin iletişim halinde olduğunu anlatan Güner, sözlerine "Ben ateistim" diye başladı ve şunları söyledi: "İletişim etkileşimi sağlıyor. Erkeklerin kadın hakları konusunda eğitilmesi amacıyla Diyanet'le birlikte çalışıyoruz. Onların davetiyle 8 Mart haftasının cuma hutbesinin yazılmasına katkıda bulunduk. Böylece 15 milyon erkeğe ulaşmamız mümkün oldu. 81 ilde çalışıyoruz, AK Parti hükümetinden büyük destek alıyoruz.”[9]

Bu haberi veren Yeni Şafak yazarı şöyle yorumluyor: “Cuma hutbesinin "merkezi" olması cuma namazının cemaat dokusuna vurulmuş bir darbe. Çoğu defa cemaat, anlayamayacağı kitabi bir dile, sanal bir ses ile muhatap olmanın uzaklığından muzdarip olarak, sıkıntılı dakikalar yaşamakta.” Yeni Şafak yazarı kendi çizgisiyle tutarlı olarak, dini kurumların merkezileşmesinin, cemaatçiliğe, imamların kendi cemaatleri üzerindeki otoritesine vurulmuş bir darbe olduğunu kavrıyor ve bunu eleştiriyor. Ya diğerleri? Türkiye’de gericiliğin en uzun koşu olup olmadığını bilmiyoruz ama, en hızlı yüz metresini koşmak için müthiş mücadele var. “Ateist bir feminist”, kadın haklarını savunmak için ‘Cuma hutbesi’ hazırlıyor, bir Yeni Şafak yazarı ve bir Evrensel yazarı olayı cemaatçiliği bozduğu için eleştiriyor. Yarışın sponsorluğunu herhalde reklamı yapılan “AK” Parti yapıyor!

Yeni Şafak yazarının makalesiyle karşılaştırınca, yukarıda emekten yana olmakla ilgili incinin kaynağı da anlaşılıyor. Karşılaştırınız:

“Laikçi, laisizmi ticari ve siyasi meta olarak değerlendiren bir komisyoncudur…. Resmi din eğitimi, en küçük toplumsal birimlere kadar indirilmiş dinci örgütlenmeler ve propagandalar, denetleme, yönlendirme ve kendi safında tutma amacının araçlarıdır. Bu açıdan bakılınca, laikçinin gerçekte hiçbir zaman laik olmadığını saptayabiliriz. Halkçı ve emek üzerine kurulmuş bir siyaset, toplumu sürü olarak görmenin işareti olan bu uygulamaları ve araçları ahlak dışı olarak görür.” [Aydın Çubukçu]

“Hatta ülkenin "ileri gelenleri" halkı ikna etmek için Diyanet yetkilerine "hutbe ısmarlama" konusunda pek etkinler….
Hutbe konuları arasında Allah'ın birliğini, İslam'ın yüceliğini ve ahiret duygusunu hatırlatan hutbeler her geçen gün azalıyor. Dünya hayatının gelip geçiciliğini bu dünya hayatının bir imtihan yeri olduğunu hatırlatmak yerine, Türk Lirası'nın değerini korumak hutbe konusu olarak daha "değerli" bulunuyor….
"Para biriktir", "Turisti sev ve koru" ibarelerinin mahyalara girmesine bile hayret etmeyen necip halkımıza Efendimiz'in "Rabbim hayretimi arttır" duasını hatırlatarak, umudumu diri tutmak niyetindeyim.” [Fatma K. Barbarosoğlu]

Merak etmeyin Fatma Hanım, Aydın Çubukçu var, umudunuz sönmez![10]
Çubukçu’nun yazısına dönüyor ve sonuna geliyoruz:

“Dinler ve inançlar, bir devlet onu destekliyor diye yaşamaz, bir devlet onu yok etmek istiyor diye de yok olmaz. Ama sınıflara bölünmüş dünyanın egemen sınıf devleti, dini koltuk değneği olarak kullanmadıkça ayakta duramaz. Dinleri ve inançları yaşatan tek şey inanan insanlar ve onların varlığını sağlayan tarihsel koşullardır. Dinine, inancına güvenenin devletten isteyeceği tek şey, gölge etmemesi olabilir.”

Dinleri ve inançları devlet ne yaşatabiliyor ne de yok edebiliyorsa bu kadar tantana ne içindi? Bütün yazı, laikçi devletin kendine bir din yaratması üzerine kurulu değil mi? Bu cümleden sonra, egemen sınıfın dini koltuk değneği olarak kullanmak zorunda olduğu geliyor. Buradan da dinin egemen sınıftan da bağımsız olduğunu, egemen sınıfın onu –herhalde hileyle- “kullandığını” öğreniyoruz. Din o kadar güçlü bir şey ki, devlet de egemen sınıflar da onu kullanabilmek için akla karayı seçiyorlar. Peki bu devletten de egemen sınıflardan da bağımsız olan dini yaşatan neymiş? İnanan insanlar ve onların varlığını sağlayan tarihsel koşullar! Tarihsel koşullardan ne anlamamız gerekir? Öyle ya, biz de dinin maddi koşullarından bahsettik. Biz tarihsel koşullar derken, uyutucu bir inanç yaratan kölelik koşullarını anlıyoruz. Öyle görünüyor ki, Aydın Bey insanları tanrının varlığına inandıran, onları ikna eden bazı koşullardan söz ediyor. Bunların ne olduğunu söylese bari, belki biz de inanırız(!) Aydın Bey dini sınıfsal baskıdan ayırıyor, ardından dini inancı örgütleyen, bu işten çıkar sağlayan, şarlatanca uyuşturucu ilaç satıp halkı sömüren şeyhleri de aradan çıkarıyor, geriye “inanan insanlar” kalıyor. Elbette bu teoriye de “inanan insanlar” olabilir. din işlerini ticaret, siyaset, toplumsal ilişkiler üzerinden kuran şeyhlerin kıs kıs güldüğünü duyar gibi oluyoruz.

Bu makaleden çıkan tek sonuç olabilir, Osmanlı devleti çok laikti, o kadar laikti ki Hıristiyan halkı bile din adamlarının eline vermekten hiç çekinmiyordu[11]; Mustafa Kemal ise laikçiydi. İran’da iktidarı alan mollaların örgütlediği din değildi, halkın “gelenekleri”, “töreleri” vb. idi. Cemaatçilik ne kadar yaygınsa, ülke o kadar laiktir. Şeyhler kendini tutamayıp kahkahayı basarken, toplum diye bir şeyin olduğuna bir türlü ısınamayan, işçileri gerçekten bölen yerel çekişmeler içinde halkın boğulmasından en çok çıkar sağlayacak olan burjuvazi alkışlamaya başlıyor. Yazık, gerçekten utanç verici!


Metin Özuğurlu afyonu nasıl ateş düşürücü yapıyor?

Sahteliği daha baştan apaçık olan Nasrallah röportajı hakkında bazı “şaibeler uyandığı” sırada, önce 24 Ağustos tarihli Halkın Sesi gazetesinde Metin Özuğurlu imzasıyla yayınlanan makalede, ardından Sendika.org sitesinde yayınlanan Evrensel Kuşkularımızı Gidermedi başlıklı yazıda, “din halkın afyonudur” sözü öyle bir yorumlandı ki, gözlerimize inanamadık.

“Bilindiği gibi Marks’ın ifadesi, “Din öncelikle ıstıraptır, aynı zamanda da gerçek ıstırabın dile gelmesi ve protestosudur. Din ezilenlerin ahıdır; kalpsiz dünyanın kalbi, ruhsuz ortamın ruhudur. Din insanın afyonudur” biçimindedir. Yine bilindiği gibi Marks’ın yaşadığı dönemde afyon halen “yatıştırıcı bir ilaç” olarak kullanılıyordu. Bu sözlerin “narkotikçi” gibi kavranışı Türkiye gericilerine özgü bir yorumdur. Aynı yorum biçimini Nasrallah’ın da benimsemiş olması tuhaftır.”[12]
“Ama nedense pek az kişi zahmet edip yukarıdaki sözün öncesini okuma gereği duyar. Biz okuyalım: “Din öncelikle ıstıraptır, aynı zamanda da gerçek ıstırabın dile gelmesi ve protestosudur. Din ezilenlerin ahıdır; kalpsiz dünyanın kalbi, ruhsuz ortamın ruhudur. Din insanın afyonudur.”
Belli ki bir çokları gibi Hasan Nasrallah da “afyon” terimini narkotikçi gibi algılıyor; Marx’ın dini, kafa yapan bir ot mertebesinde gördüğünü sanıyor.”[13]

Marks’ın iyi bilinen bu sözünün ne anlama geldiğini kanıtlamak zorunda kaldığımız için bizi bağışlayın. Bir önceki paragrafta Marks diyor ki:

“Din… İnsanın özünün hayalde gerçekleşmesidir, çünkü insanın özü somut gerçekliğe sahip değildir. O nedenle dine karşı mücadele, dolaylı olarak, dinin manevi aroması olduğu dünyanın kendisine karşı mücadeledir.”

Marks, din hayalde insan özünün gerçekleşmesidir, bu dünyanın manevi aromasıdır –hoş koku- diyor, Metin Bey bunu kafa yapan bir otla karıştırmayın diye uyarıyor. Marks’ın sözleri gayet açık, din, ezilen, toplumsal konumunu bulamamış insanın hayali olarak kendini tatmin etmesi, yani tam olarak uyuşturmasıdır. Metin Bey kendi alıntıladığı cümlede ıstırap kelimesi bulunduğu için, Marks’ın afyon dediği yerde bu ıstırabı azaltan bir maddeyi anlatmak istediğini kanıtlayabileceğini zannetmiş. Uyuşturucu da ıstırabı dindirir, hem de tam olarak Marks’ın anlatmak istediği anlamda, yani sorunu çözmeden ıstırabı dindirir, bu nedenle etkisi geçtiği anda daha büyük bir ıstıraba yol açar. Bu da daha fazla uyuşturucuya gereksinim doğurur ve bu böyle sürer gider.

Din halkın afyonudur dedikten sonra da, Marks şöyle devam ediyor:

“Halkın hayali mutluluğu olarak dinin kaldırılması, onun gerçek mutluluğunun talebidir. Onun durumu hakkındaki hayallerden vazgeçme talebi, hayale ihtiyaç duyan bir durumdan vazgeçme talebidir. …
Eleştiri, insanoğlu hülyasız, avuntusuz zinciri taşısın diye değil, zinciri atıp, canlı çiçeği toplasın diye hayal çiçeklerini zincirden koparmıştır.”

Bunlar yorum gerektirmeyecek kadar açık. Bir de Lenin’in yorumuna bakalım:

“Böylelikle din, halkı uyutmak için afyon niteliğindedir. Din, sermaye kölelerinin insancıl düşlerini, insana daha yaraşan bir yaşam isteklerini içinde boğdukları bir çeşit ruhsal içkidir.”

“SERMAYE KÖLELERİNİN İNSANCIL DÜŞLERİNİ, İNSANA DAHA YARAŞAN BİR YAŞAM İSTEKLERİNİ İÇİNDE BOĞDUKLARI BİR ÇEŞİT RUHSAL İÇKİ”! Bay Özuğurlu’nun Türk gerici narkotikçilerine uyarak!!! haksızlık etmemizden korktuğu nesne bu kadar güzel bir şeydir işte.

Daha fazla uzatmayalım, Marks’ın ‘din afyondur’ derken uyuşturucudan bahsetmediğini söylemekten daha büyük saçmalık olamaz. Dinin halkı alıklaştırdığını, kendini ezenlere zincirlediğini kabul etmeden sosyalist olunamaz! Bu, hem Marks’ın, Lenin’in yazdığı, hem de her gün yaşantımızda doğruluğunu gördüğümüz sosyalizmin ABC’sidir.

Evrensel’de yayınlanan röportajın sahte olması, röportajın pek “yaratıcı” olan içeriğinin önüne geçti. Ele aldığımız her iki yazıda da röportajda Nasrallah’ın ağzından söylenen sözlerin “kuramsal” doğruluğuyla, bunların sahici olup olmamasının ayırt edildiği ifade ediliyor. Oysa bu sahte röportajın hangi amaçla düzenlenmiş olduğu tamamen unutuluyor. Röportaj tam da dinin afyon olmadığını sosyalistlere yutturmak için düzenlenmişti. Dinin afyon olmadığını söylemek, özünde bu düzmece röportajı –sadece içeriğini değil, dolaylı da olsa böyle bir aldatmaca yapılmış olmasını da- onaylamaktır. Gerisi ve dayatılan düşüncelere değil yalnızca görünüşte bunların dayatılma şekline karşı çıkanların üzerinde durdukları konu işin magazinsel kısmıdır. Böyle bir röportajın sahteliğinin ortaya çıkması, içinde ifade edilen görüşlerin boşluğunun, ancak bir yutturmacaya konu olabileceğinin yayılması bakımından olumlu olabilecekken, Marks’ın çarpıtılmasına yol açması utanılacak bir durumdur.

Birkaç kelime de şu afyon belasından kurtulan “analiz” üzerine etmek gerekiyor. Bu arada, söylemeden geçemeyeceğiz, burada analiz denilen, Marksistlerin olaylara at gözlüğüyle baktığını, her şeyi kaba bir indirgemecilikle ele aldığını bozuk plak gibi tekrar eden, kökü burjuva saygınlığında olan bayağı akademik özentiliğin ifadesidir. Lübnan Hizbullah’ının dini ideolojisi ikincilmiş, esas olan sınıfsal karakteriymiş, Hizbullah Lübnan Şiilerinin “orta sınıflarının” temsilcisiymiş. Fakat son otuz yılda bölge muazzam sınıfsal dönüşüm geçirmiş, muazzam servetler birikmiş, “servetin sermayeleştirilmesini gerçekleştirecek orta sınıf katmanlar oluşmuş” [yazar herhalde tarihsel olarak önce burjuvazinin oluştuğunu, sonra bunların serveti sermayeleştirdiğini sanıyor], ABD önceliği Hizbullah’ın silahsızlandırılmasına değil de, bölgenin imarına verirse, Hizbullah’ı etkisizleştirecekmiş, AKP’de bölge dinamiklerini “doğru okumuş”, bu yüzden bölgeye asker göndermek istiyormuş.

Bu “pek derin” analizin karşısında söyleyeceklerimiz pek derin görünmeyebilir, ama en azından doğru ve sınıf mücadelesi için daha faydalıdır. Birincisi; Hizbullah’ın gücü: 1. Finansal kaynağa sahip olmasından, 2. Silaha sahip olmasından, 3. Lübnan ve Filistin’in sistematik olarak yıkımından, 4. Lübnan devletinin dine göre bölünmesinden kaynaklanır. İkincisi; otuz yıl önce Lübnan’ın orta sınıfı, şimdikinden zayıf değildi, Lübnan tarihsel olarak bir finans merkeziydi, Arap orta sınıflarının merkezi, o zamanki deyimle Ortadoğu’nun Paris’iydi. ABD’nin Lübnan’ı imar etmediği, aksine yıkımına yol açtığı tarihsel bir gerçektir. Yazar ABD’nin bir tür “sosyal-emperyalizm” kuracağını anlatıyor. Merak ediyoruz, acaba ABD Filistin-İsrail sorununu da çözüp Filistin’i imar edecek mi? ABD propagandası bundan iyi yapılamazdı. Tam tezkereye karşı muhalefet sırasında, AKP propagandası da bundan iyi yapılamazdı. Dahası, AKP propagandası yapmak için, dinin halkın afyonu olduğunu unutturmak gerektiği de bundan iyi ortaya konulamazdı!


Sınıf Bilinci ve Marksistlerin Görevleri

Buraya kadar söylenenlerden, işçi sınıfının laiklikten yana olduğu, laikliğin en tutarlı izleyicisi olduğu açıkça anlaşılır. “Laik-şeriatçı ayrımı yapmayalım, emek-sermaye ayrımı yapalım” demek, laiklik mücadelesiyle işçilerin burjuvaziye karşı bilinçli mücadelesini bu şekilde karşı karşıya koymak, sınıf mücadelesinin en dar sendikal alana hapsedilmesi demektir. Laik-şeriatçı ayrımı yapılmasın diyenler, bunun sonucunun şeriatçıların laiklik isteyenleri katletmesi olacağını baştan kabul ediyor. O zaman böyle tehlikeli bölünmelerden bahsetmeyelim, kendi dar çevremizde kalalım, fraksiyonumuzu koruyalım, bir sendikanın bir şubesinde payımıza düşen kırıntılarla idare edelim, çünkü güçsüzüz ve toplumu harekete geçirecek bir şey söylersek geri teper, ta ki proletarya, sınıf bilincini edindiğini belli etmek için masaya üç kere vurana kadar! İşte bu, sınıf mücadelesinin görevlerini ne zaman geleceği belli olmayan bir zamana erteleyen oportünizmin ta kendisidir.

Böylece, birbirlerinden en derin şekilde ayrılan sayısız grubun “laik-şeriatçı, Alevi-Sünni” ayrımı yapmayın lafını aynen tekrarlamalarının nedeni anlaşılıyor. Bunun nedeni, burjuva devriminin kazanımlarını, halifeliğin kaldırılmasını, halkın ayaklanma hakkını tanıyan 61 anayasasını, yıllarca mücadele veren sosyalistlerin ve aydınların çabalarını, Marksist klasiklerin yayılmasının harekete sağladığı ivmeyi vs. unutup, 60’ların ve 70’lerin toplumsal hareketini bir rüzgârın esmesine bağlayan bugünkü dar grupçu dağınıklıktır. Bunun sonucu, ayrı ayrı bütün toplumsal muhalefet unsurlarını gericiliğe karşı birleştirmek yerine, halkı ürkütmemek için başını kuma gömmek olmaktadır.

Bunun sonucu bir de, sosyal demokrasiyle rekabet etmektir. Hesaplar, sosyal demokratlara bir kişi kaptırmamak, mümkünse bir kişi kazanmak üzerine yapılmaktadır. Laikliği savunursak, bunun “doğal” savunucusu sosyal demokratlara kitlemizi kaptırırız. İşte mantık budur! O zaman, sosyal demokratlardan geri kalmayalım, onlar bir saçmalarsa, biz iki kere saçmalayalım, onlar aciz olduklarını bir kere kanıtlarsa, biz iki kere kanıtlayalım. Sosyal demokratlar Alevilerin haklarından bahsedip, iktidara geldiklerinde Alevi katliamına göz yumuyorsa, biz hiç bahsetmeyelim. Onların pratikte yaptıkları teorileriyle çelişmek zorundaysa, biz teoride de birbiriyle çelişen sözler edelim. “Laik-şeriatçı, Alevi-Sünni ayrımı yapılmasın” sözü, kendi içinde çelişkilidir. Çünkü Alevi-Sünni ayrımı yapılmaması, daha somut olarak Alevilere Sünniler tarafından baskı yapılmaması, böyle bir baskıya yönelik her türlü girişimin, örgütlenmenin ezilmesi laikliktir. Hem laik-şeriatçı ayrımı yapılmasın, hem de Alevi-Sünni ayrımı yapılmasın denemez. Ancak laikliği sosyal demokratların tekeline bırakınca her şey beklenir! Bu konu tamamen sosyal demokratlara, CHP’ye, Cumhuriyet gazetesine teslim edildiğinden, onlar da bunu kendi tarzlarında, sınıf mücadelesinden tamamen ayrı, sınıflar üstü entelektüel bir konu gibi ele almak zorunda olduklarından, konu bazı patlama anlarında politik alana çıktığında şaşırılır, geçiştirici hatta açıkça yanıltıcı laflar edilir, konu soğuduğu zaman herkes unutur, sonra yeniden daha şiddetli bir şekilde ortaya çıkar ve her seferinde şeriatçılar biraz daha güçlenir. Bu arada, laik-şeriatçı ayrımı yapılmasın diyenler, şeriatçı tarafa yaklaşırlar; Alevi-Sünni ayrımı yapılmasın sözü, bu sözün gerici anlamını kazanmaya başlar; ‘Türk halkı müslümandır’, ‘dinsiz toplum olmaz’ martavalları kabul edilir. Böyle bir ortamda laiklik talebi elbette gereksizleşir. Çünkü sosyalistler laikliği her şeyden önce ateizm propagandasını serbestçe yapabilmek için isterler ve ateistlerin başta gelen düşüncesi ise şudur: bugünkü bilgi ve toplumsal ilişki düzeyinde, aklı başında kimse tanrıya inanamaz, inanıyorsa mutlaka bunun ardında ya kör cehalet ya da başka bir neden vardır…

Proletarya sınıf bilincini nasıl edinecek? Elbette sınıf bilinci derken, toplumun tüm sınıflarının birbiri arasındaki ilişkilerin bilincini, toplumu nasıl yöneteceğinin ve daha ileri bir topluma nasıl geçileceğinin bilincini kastediyoruz. Yani bilimsel sosyalizmi. Birincisi, pratikte attığı adımın, teoride gerisinde kalmayarak. Pratikte düzenin değişmezliğine karşı gelerek harekete geçen işçilere, teoride de düzenin değişmezliğini anlatan dinin aldatıcılığı açıklanmalıdır. İkincisi, Marksistlerin teorilerine sahip çıkmaları, bilimsel sosyalizm teorisini çarpıtmaya yönelik her türlü girişime karşı mücadele etmeleri, burjuva ideolojisinin tortularını temizlemeleriyle. Marksizm’in kitlelere yayılması için her türlü fırsat kullanılmalıdır. Üçüncüsü, bu bilince uygun koşulların oluşturulmasıyla. İnsanlar alt yapıdaki çatışmanın bilincine üst yapıda varıyorsa, bu çatışmanın bilinci, üst yapının alt yapıyı en uygun bir şekilde yansıtmasıyla edinilir. İşçi sınıfının burjuvaziyle karşı karşıya gelebilmesi için, burjuvazinin üzerinde bir örtü bulunmamalıdır.

İşçi sınıfı pratikte dini dogmalardan uzaklaşmakta, dine göre hareket etmemektedir. Fabrikada kadın erkek bir arada çalışan, örgütlerde kadın erkek bir arada bulunan işçiler, kadını aşağılayan dine uyamaz. Marksistlerin görevi, bu eğilimin üzerine gitmek, bu eğilimi güçlendirmek, işçilerin kafasından tüm dini tortuları silmek üzere bu eğilimi sonuna kadar götürmektir.

Burjuvazi, kendi toplumsal hâkimiyetinin temel olan üretim araçlarının zorlamasıyla[14], toplumsal eğitimi yaygınlaştırmak zorunda kalıyor. Gerici düşüncelere karşı kampanya yapmak ihtiyacı duyuyor. Burjuvazi bir adım atarsa Marksistler iki adım atmak zorundadır. Burjuvaziden bağımsız olarak, gericiliğe karşı her türlü propagandayı yapmalıdır. Halkın eğitim kurumlarına, kadının çalışma yaşamına katılmasının önündeki en önemli engelin, burjuvazinin üretim araçları üzerindeki tekeli nedeniyle yapay olarak yaratılan yoksulluk ve sefalet olduğunun açıkça ortaya çıkması için, diğer engellerin bertaraf edilmesi gerekir.

Burjuvazi işçileri pratikte dinsizleştirmektedir. “Çalışmak ibadettir” diyerek, fabrikada ne dini ne dünyevi hiçbir otorite tanımadığını ilan etmektedir. Elbette bunu kendi sınıf yapısına uygun olarak yapıyor, işyerinde burjuvaziden başka her türlü otoriteden uzakta bilincini kaybedene kadar çalışan emekçi yığınlar, çalışma alanının dışında, belli günlerde yoğunlaştırılmış toplumsal ayinlere sokuluyor, ramazan ayı gibi günlerde medyanın yoğun propagandasıyla, yetmezse toplumdan dışlanma tehdidiyle, o da yetmezse satır ve döner bıçağı zoruyla bu ayinlere katılarak koyulaştırılmış bir din uygulanıyor. Burjuvazi buna uygun bir isim de buluverdi: İslami Kalvinizm. Marksistlerin görevi, çalışmak ibadettir sözünden hareket eden her türlü ibadetin çalışanı köle yaptığını anlatmak, burjuva propagandasına en yoğun bir şekilde karşılık vermek, burjuvazinin işyerinde dinsizlik, iş dışında dincilik propagandasını teşhir etmektir. Her türlü toplumsal kurumda koyu bir taassup propagandası yapılması, dinin kişisel bir sorun olmasıyla bağdaşamaz, Marksistler buna karşı mücadele etmeli, laikliğin gerçek anlamda uygulanması için gerekli denetleyici kurumların oluşması mücadelesini vermelidir.

Bizim din konusunda başkalarından öğreneceğimiz bir şey yok, öğreteceğimiz çok şey var. Dini örgütlenme, belki de özüne en uygun biçimleri “bu topraklarda” almıştır. Despotizmle dini otorite, aynı kişinin şahsında Osmanlı’da birleşmiş, bunların ikisinin de emperyalizme karşı ne kadar zayıf olduğu, “İslam şeyhinin” fetvalarının, İngilizlerin Çanakkale’de Müslüman askerleri kullanması karşısında ne kadar aciz kaldığı ortaokul kitaplarına girmiştir. Tüm dünya Müslümanlarının halifeden kurtulması da Türkiye’de burjuva devriminin zorunlu sonucu olmuştur. Daha sonraları, başkaldıran işçi ve köylüler her ezildiğinde bu ezme işine örgütlü olarak katılıp güçlenen, burjuvaziye ya da devlete karşı her mücadelede, veya hâkim sınıflar arasındaki mücadelelerde aradan çekilip darbeyi başkasının almasını sağlayan sinsi ara tabaka taktiği de gözlerimizin önündedir. Marksistlerin görevi, din bezirgânlarının nasıl örgütlendiğini görmek üzere kendi tarihini iyice öğrenmek, dışarıdaki yoldaşlarına da öğretmektir.

Modern toplumsal ilişkilere, eski toplumsal yaşamdan kalan köhnemiş düşüncelerin dar geldiği, genç kızların cinayete kurban gitme haberleriyle televizyonlara taşınmaktadır. Canlı olanın, hareket edenin, kendisini boğan ölü zincirleri parçalaması kaçınılmazdır. Kuran’da yer alan sözlerin bugün yanlış olduğunun kanıtlandığı bilinen bir gerçektir.[15] Marksistler, bu bilinçle hareket etmeli, kitleleri bu bilinçle eğitmelidir.

Din partisi iktidara her geldiğinde halka karşı yüzünü göstermekte, işçi ve köylülere karşı burjuva ve toprak sahiplerinin en sadık hizmetçisi olduğunu uygulamada kanıtlamaktadır. Dine karşı propaganda için bundan uygun fırsat olamaz. Fakat halk arasında bu durumu, bazı kişilerin dini doğru uygulamadığı, bu kişilerin kişisel hırsla gözünün döndüğü için dinden uzaklaştığı, esasında dinin bu hareketleri tasvip etmediği vb. düşüncesi oluşacaktır. Bu düşünceye karşı Marksistler, hiçbir zaman doğru uygulandığı görülmemiş bir “teori”nin, aslında doğru olduğu düşüncesinin bir aldatmaca olduğunu, din propagandası üzerine kurulu bir partinin her zaman işçi ve köylüleri ezmek zorunda olduğunu göstermelidir.

Maraş’ta Alevileri katledenlerin, nasıl yağma yaptığı, Alevilerin işlettiği dükkanların, imalathanelerin vs. nasıl çapulcuların eline geçtiği teşhir edilmelidir. Katliam yapanların, maddi çıkar sağlamadan harekete geçirilemeyecek çapulcu sürüleri olduğunun ispatı için, tarihsel materyalizmin kitlelere öğretilmesi için, dini baskıya karşı savaşımın sınıfsal baskıya karşı savaşla birleştirilmesi için bu örneklerin tekrar tekrar hatırlatılması gerekir. İşçi sınıfına sınıf bilinci, Alevi-Sünni ayrımcılığı sorunu konusunda susarak değil, ancak konunun tüm boyutlarıyla sergilenmesiyle verilebilir.

Gericiler, Türk-Kürt birlikteliği ancak din üzerinden kurulabilir, Kürtler Kürt’üm demez, Türkler Türk’üm demez, her ikisi de Müslüman’ım derse toplumsal bölünmeden kurtuluruz propagandası yapıyor. Bu sözlerle aslında gerçek bir birlikteliğin nasıl kurulacağının da ipucunu veriyorlar. Marksistler, şuursuzca, halkların bilincini körelten ve onları bir koyun sürüsü haline getiren bir birlikteliğe karşı, “onurlu birlikteliğe” giden en kısa yolun, gericiliğe karşı saldırı üzerinden geçeceğini göstermeli, bunun propagandasını yapmalı, bunu örgütlemelidir.

Dini cemaatler üzerinden bu cemaatlerin liderlerinin nasıl çıkar sağladığı, sürekli gündeme geliyor. Bunlardan birini örnek olarak veriyoruz:
“Ama üçkâğıtçılık sadece paraya pula ilişkin değil. İsmail Fatih Ceylan, işin başka bir yönünü de şöyle açıklıyor:
‘‘Bizim İslamcı kesimde kadın konusu çok istismar ediliyor. Son zamanlarda iki ve daha çok kadınla yaşama modası başladı. Bunların içinde yazarlar, çizerler, hacılar, hocalar var. Adam karısından bıkmış, ikinci bir kadın alıyor. Bakıyorsun bir de başı açık kadınla evleniyor. Sırf uçkur (cinsellik) için alıyor. Sırf uçkur için İslam'ı istismar ediyorlar. Bu daha çok İslamcı kesimin üst tabakasında yaygın. Zaten gariban halk nasıl yapsın. Mercedes ve diğer lüks arabalara binenler bunu yapıyor’’.”[16]

Para için, uçkur için, her türlü çıkar için cemaat örgütlenmesi apaçık ortadayken, burjuvazi bunlara açıkça göz yumuyor. Bunun nedenlerinden biri de, burjuvazinin, belediyecilik ölçülerine göre bile engellenmesi gereken, sırf para toplamak için cami yapılmasının, serbestçe kuran kursu açılmasının, cemaat vakıfları oluşturulmasının engellenmesinin, emek üzerinde despotizminin ifadesi olan “serbest girişim” ilkesine karşıt olacağını düşünmesidir. Burjuvazi, kendi mülkiyetinin dokunulmazlığını, kamu mülkiyetinin burjuvaziye devredilmesi gerektiğini, işçi üzerindeki otoritesine her türlü müdahalenin insan haklarına aykırı olduğunu savunurken, cemaat mülkiyetine dokunulmasını, gericilik bezirgânlarının cemaatleri üzerindeki otoritesinin sorgulanmasını savunamaz. Bu nedenle cemaat mülkiyetine el koymak, cemaat yapılarının denetlemek, özelleştirmeye karşı, esnek üretime karşı savaşta işçi sınıfının hukuki bir silahı olacaktır. Proletaryanın öncelikli hedefi, cemaat vakıflarının ve giderek halktan toplanan paraları bankerlere aktarma aracı haline gelen tüm vakıfların lağvedilmesi, yerine planlı devlet kuruluşlarının oluşturulması olmalıdır. Bugün vakıfların büyük çoğunluğu, ya sanayiye para aktarmanın, ya da anonim şirket kurucularını hanedan haline getirmenin aracıdır.

Sosyalistler, devlet hakkında sığ görüşlerle yetinemez. Devlet = ordu = Kemalizm; bu görüş, hem sığ, hem de yanlıştır. Devlet hakkında düşüncesi bu kadar sığ olanların, karşılaştıkları her gerici olayı “derin devlete” bağlaması kaçınılmazdır. Marksizm-Leninizm bize, toplumun tümünü kanserli bir hücrenin yayılması gibi saran polis-gerici tarikatlar-faşist çeteler ağını, şiddetli bir darbeyle tümünün kökünü kazımak üzere açığa çıkarmak, birbirinden bağımsız olarak ortaya çıkan gericiliğe karşı toplumsal muhalefet unsurlarını bir araya getirme, gericiliğe en sert darbeyi vurmak için bir parti çatısı altında örgütleme görevi veriyor. Bu görevi savsaklamak proletaryanın davasına ihanettir. Bugünkü gerici yapının yıkılması, hem proletarya ile burjuvazinin karşıtlığını gizleyen örtülerin kaldırılmasını, sınıf mücadelesinin olabilecek en açık zeminde yürütülmesini sağlayacak, hem de proletaryanın örgütlenmesi için en uygun koşulları sağlayacaktır. Örgütlenme alanlarının, toplantı salonlarının, basın dağıtım kurumlarının tekel altında olduğu günümüzde, proletaryaya bunların en elverişsizleri düşerken, arkasında muazzam maddi destek bulunan tarikatlar, en uygun örgütlenme olanaklarından yararlanıyor, her türlü işçi ayaklanmasını, köylülerin en basit kooperatifçilik hareketini bile ezecek yedek çeteler halinde örgütleniyor. Bu gerici örgütlenme, ancak devrimci bir vuruşla yıkılabilir.

Kısacası, bugün din sorunu, demokratik devrim sorunudur. Devrimci demokrasi, proletaryanın burjuvaziyle açıkça karşı karşıya gelmesi için, toplumun kendi içinde farklı alanlara bölünmesine son verilmesidir. Bunun ilk adımı da, somut olarak, her alanın mülkiyetini eline geçiren aracıların egemenliğine son verilmesidir. Çünkü:

“…toplumsal yaşamın bütün alanlarında aslan payı her zaman aracıya düşmektedir. Ekonomik alanda, örneğin, bankerler, borsa spekülatörleri, tüccarlar, satıcılar işin kaymağını alırlar; hukuk alanında avukat, müşterileri yolar; politikada temsilci, oy verenden daha önemli, bakan da hükümdardan; dinde ise tanrıyı “resulü” geri plana ittiği gibi, resulü de, iyi bir çoban ile koyunları arasında aracılık etmesi kaçınılmaz olan rahipler bir köşeye atmıştır.”[17]

Türkiye devrimi gericiliğe karşı saldırı biçiminde başlayabilir mi? Olabilir; ve eğer öyle olursa, tüm dünya işçi ve köylülerine yapacağımız hizmet, bir kat fazla olacaktır.

notlar
---------------

[1] “Bu, çok basit bir yönetim biçimidir: burada ülkeyi yöneten baş kişi, valilerce toparlanan bilgileri alır, ve dürüst ve doğru yönettiği umuduna kapılır. Sonra sürtüşmeler başlar, sürtüşmeler çatışmalara, çatışmalar da ayaklanmalara dönüşür. Sonra ayaklanmalar bastırılır. Bu yönetim sistemi bizim sistemimiz değildir, ayrıca, basit olmakla birlikte, son derece masraflıdır.” Stalin; Parti ve Devlet İnşasında Ulusal Etkenler Üzerine Rapor; 23 Nisan 1923; Marksizm, Ulusal Sorun ve Sömürge Sorunu içinde, İnter yay. Sf. 199-200
[2] “Ve din, ya henüz kendini bulmamış ya da yeniden yitirmiş insanın özsaygısı ve özduygusudur.” Karl Marks, Hegel’in hukuk felsefesinin eleştirisine katkı; Din Üzerine, İnter yay. Kasım 2000 içinde; sf. 86
[3] Bkz. Rıza Nur; Türkiye’nin Yeni Baştan İhyası ve Fırka Programı, madde 32; aktaran Cavit Orhan Tütengil, Temeldeki Çatlak, Çağdaş yay., İstanbul, 1975
[4] “Fakat, Protestanlık gerçek çözüm olmasa da, sorunun gerçek konuluşuydu. Artık ruhban olmayanın kendi dışındaki papazla değil, kendi içindeki papazla, kendi papaz doğasıyla mücadelesi söz konusuydu.” Marks; Hegel’in hukuk felsefesinin eleştirisine katkı; Din Üzerine, İnter yay. Kasım 2000 içinde; sf. 96
[5] “Bu taktikler artık gündelik bir olay durumuna gelmiş, Marksizmin ters yönde saptırılmasına, oportünizm yönünde saptırılmasına yol açmıştır.” Lenin, Proletarya Partisinin Din Konusundaki Tutumu
[6] Bu satırlara son biçimini verdiğimiz sırada, televizyonda Diyanet-sen başkanının, “Diyanet işleri her camiye, cemaat kimi isterse onu yolluyor” dediğini duyduk. “Ben gitsem bu kravatlı halimle kabul etmeyecekler.” Bu durumda acaba devletin mi din üzerinde, dinin mi devlet üzerinde baskısı söz konusu?
[7] Lenin, Seçme Eserler, Cilt 11, s. 451-457
[8] Age
[9] Fatma K. Barbarosoğlu; Bir ateist hutbe yazabilir mi? Yeni Şafak, 3 Haziran 2005
[10] Söz açılmışken, bahsettiğimiz yazısında Yeni Şafak yazarının oldukça ilginç tespitlerini de aktarma gereği duyuyorum: “Diyanet yetkilileri feminist ve ateist kimliği ön plana çıkartan bir sivil toplum örgütüne Sekiz Mart hutbesi hazırlatarak, "kadın meselesinin" dini bir bakış açısı ile anlatılamayacağını kabul etmiş olduğunun ne kadar farkında acaba?” [Ne kadar farkında olduklarını bilemiyoruz ama, gerçekten doğru bir kabul!] “Diğer taraftan hem ateist hem feminist bir kimlik içinde "din adamlarını" eğitmeye talip olmayı nasıl bağdaştırabiliyor bu kimliğin sahipleri.” [Çok doğru bir tespit! Ve en ilginci:] “Bir kez daha tekrarlayalım Türkiye'de laik-dinci kutuplaşması, laiklerin yeterince laik, dindarların da yeterince dindar olmamasından kaynaklanıyor.” [Karşılaştırdığımız yazarlar arasında, gerçek bir laik-dinci kutuplaşmasını savunan tek yazar! Elbette, gericilere daha gerici olma çağrısı yapmak için ama gene de takdire değer doğrusu!]
[11] “Aslında, Türklerin kınanmasını gerektiren nedenlerden biri, Bizans teokrasisinin Yunan imparatorların bile hayal edemeyeceği bir şekilde gelişmesini sağlamalarıdır. Gerçekte, iki dinsel topluluk kalmıştır, Türkler ve Türkiye’nin Greko-Slav nüfusu. İkisinin de, ya da en azından sonuncusunun, Türk yönetimi altında sağlamlaşan din adamları yönetimine göre düzenlenmiş toplumla birlikte, son saatleri gelmiştir.” Marks, Engels’e mektup; 3 Mayıs 1854
[12] Sendika.org; Evrensel Kuşkularımızı gidermedi.
[13] Din Analizin Afyonudur; Metin Özuğurlu, Halkın Sesi
[14] “Salon bir makine parkı… Bilgisayarlı otomatik kumaş sericiler kumaşı seriyor, genç kızların bilgisayar ekranına çizdikleri kalıplara uygun biçimde bilgisayarlı bıçak kumaşı kesiyor.” Sabah, 25.10.1998, aktaran: Nazım Güvenç, Küreselleşme ve Türkiye, BDS yay. sf. 293
[15] Bakın bu konuda Mustafa Akyol ne diyor: “Fazlurrahman, hele de Muhammed Arkun gibi bazı modernist ilahiyatçıların vahyin ilahi niteliğini sorgulamaya varan yaklaşımlarını ise tümüyle yanlış bulduğumu belirtmeliyim.” Tarihselcilik Meselesi Üzerine, 1 Şubat 2006.
[16] Emin Çölaşan. Son yıllarda konuyla ilgili sayısız örnek gündeme gelmiştir. Yukarıdaki örneği Emin Çölaşan’dan almamızın nedeni, aynı yazıda laik-şeriatçı ayrımına karşı çıkarak burjuva darkafalılığını sergilemesindendir. Bu konuda daha eski tarihlerden çok sayıda çarpıcı örnekle birlikte, bir aydının bunlarla nasıl mücadele ettiği, Hasan Basri Aydın’ın Tanrıya Mektuplar adlı kitabında bulunabilir.
[17] Karl Marks; Kapital, birinci cilt, sf. 708n; Sol yayınları Ekim 2000


Komünist Bakış

Cuma, Eylül 08, 2006

"İslamcı-Solcu İttifakı" hakkında (Mücadele Birliği)

Aşağıda aktardığımız yazı İktidar İçin Mücadele Birliği dergisinin 7-21 Mayıs 2003 tarihli 32. sayısında yayınlanmıştır. Yazıya dikkatimizi çeken arkadaşlara teşekkür ediyoruz ve hareketimizdeki güncel yanılsamaların temellerini ortaya koyması bakımdan güncelliğini koruyan yazıyı yeniden yayınlıyoruz.



OPORTÜNİSTLERİN “MEŞRUİYET” ARAYIŞINA BULDUKLARI MERHEM:
“İslamcı-Solcu İttifakı”
/ Mücadele Birliği, 7-21 Mayıs 2003

Kimi burjuvaların bıyık altından gülerek, kimilerinin alaylarla karışık memnuniyetlerini yansıttıkları “islamcı-solcu ittifakı” ne kadar doğru? Ortalama solun “meşruiyet” arayışlarına merhem olan bu gelişmenin toplumsal devrim açısından anlamı nedir? İslamcı-gerici ideolojinin genel sınıf savaşımıyla ilgisini kurmak, fotoğrafı doğru okumak, proletaryayı bu konuda sürekli uyanık tutmak gerekiyor.

Herşeyden önce, islami gericiliğin ile sol söylemlerde simgesini bulan toplumsal dönüşüm özlemlerini kitleleri aldatmanın bir aracı olarak demagoji malzemesi biçiminde kullanması yalnızca ülkemizde değil, dünya ölçüsünde bir olgudur. Ama hemen belirtelim ki, bu yöntem bu gericilere özgü ve onların keşfettiği bir yol değildir. Hitler, benzer yöntemi çok daha etkili biçimde on yıllar öncesinde kullanmıştı. Ama, olayların gücü, kitlelerin tarihsel inisiyatifi, toplumsal devrimin önündeki tüm engelleri parçalayacak denli güçlüdür. Ve tam bu noktada proletarya, en devrimci sınıf olarak, ideolojik-politik yanılsamaların üzerine ne denli ısrarlı giderse, engellerin aşılması da o kadar kolay olacak.

Endonezya’dan Pakistan’a, Ürdün’den Tunus’a kadar, emperyalist egemenliğe karşı, devrimciler kadar, dinci burjuva güçler olarak gerici islamcıların da sokakları doldurması, bir çok kişi ve grubun yönünü şaşırmasına neden oluyor. Hemen herkes, “Yeşil Kuşak” projesinin, en başta ABD emperyalizmine geri tepen bir silaha dönüştüğünü düşünüyor. Bu yanılgıda, Usame Bin Ladin gibi CIA kuklalarının emperyalizmin baş düşmanı ilan edilmesinin de payı var; veya siyonizmin kan gölüne döndürdüğü Filistin’in, Irak’a yapılan saldırının da gerici partilerin etkisindeki yığınları sokağa dökmesinin payı var. Ancak burada, güncel olayların baskısının proletaryanın kavrayışını bozmasına izin vermemeliyiz. Proletarya, dünya ölçeğinde yaşanan bu olguya, yalnızca güncel olayların sunduğu görüntüyle değil, ama bütün bunların tarihsel arka planıyla ve sınıflar savaşı temelinde bakmalıdır. Böyle bir değerlendirme sonucunda ancak, burjuvazinin alaycı bir memnuniyetle dile getirdiği “islamcı-solcu” ittifakının gerçek içeriği anlaşılabilir.

Soğuk savaş dönemi (1950-1990) boyunca, ABD’nin “Yeşil Kuşak” projesini hayata geçirmek için milyarlarca dolar akıttığı biliniyor. Bu projenin amacı neydi, hatırlayalım: Sovyetler Birliği sınırları içindeki islami inanca sahip ulusların sosyalizm sayesinde yarattığı büyük sosyal dönüşümün, en yakın komşu ülkeler arasında sempati yaratmasını önlemek için, islami gericiliğin egemen kılınmasıydı. Pakistan’dan Türkiye’ye dek, bütün o kuşak içindeki ülkeler, projenin hedefindeydi. Fakat, hiçbir şey, ABD istedi, proje üretti diye olmaz. Eğer bu ülkelerde, anti-komünist nitelikte bir gericilik için yeterli bir toplumsal zemin bulunmasaydı, kuşkusuz, emperyalizmin en mükemmel projeleri bile hayat bulamazdı. Şimdi o dönemde, sözü edilen ülkelerdeki duruma, ve günümüz koşullarındaki değişime bakalım.

Bu ülkelerin özgün niteliği, kapitalizmin bu ülkelerdeki gelişme dinamiklerindedir. Gelişmesinin başlangıcında kapitalizm, 14.-19. yy. arasındaki Avrupa gibi, özellikle küçük üretici köylülüğü topraktan kopartarak, onları mülksüzleştirerek, kentlerdeki geniş ölçekli sanayi üretimi için gerekli koşulları yarattı. Avrupa’da bu süreç yüzyıllar boyunca sürdü, kırsal alanlar adeta boşaldı. “Yeşil Kuşak” projesinin hedefindeki ülkeler, kapitalistleşme sürecine çoğunlukla, ancak 20.yy başlarında girdiler. Ve Soğuk Savaş yıllarında, Avrupa’nın yüzyıllar boyunca geçtiği süreci, birkaç on yılda geçmek durumundaydılar. Fakat, 20. yüzyılın geliştirdiği makineli sanayi üretimi, bu bağımlı ülkelerde daha az işçi ile daha fazla üretimi mümkün kılıyordu. Ayrıca, sanayileşmenin başlangıcında olan bu ülkeler bir dış pazara değil, ama ağırlıklı olarak kendi iç pazarlarına üretim yaptılar, yani sanayi üretim ölçeği düşük kaldı. Bu iki nedenden ötürü, “Yeşil Kuşak”taki bağımlı ülkelerde proletarya, nüfusun ezici çoğunluğuna ulaşamazken; tarımsal üretimin tabanı olan küçük üreticilik, daha az oranda mülksüzleşme yaşadı. Buna rağmen, yaratılan iç pazar sayesinde, üretimin bütün alanlarında meta ekonomisi hakim oldu. Genişleyen meta ekonomisi, yeni üretim dalları, yeni iş bölümlerini gündeme getirdi. Kapitalizmin bu “çarpık” gelişimi içinde, milyonlarca küçük-burjuva türedi. Dönem, tarlasını satıp, mahalle arasında küçük bir dükkan açanların, inşaat sektöründe küçük müteahhitlerin, tarım ürünlerini uzak diyarlara taşıyan nakliyecilerin, küçük arsa spekülatörlerin “cennet” dönemiydi. İşte özellikle, 1950-1980 yılları arasında yoğunlaşan bu süreçte, anti-komünizm temelindeki islami gericilik, kendi tabanını bu küçük-mülk sahipleri arasında buldu.

“Yeşil Kuşak” bölgesindeki ülkelerin kapitalist gelişimindeki bu özgün karakter, ortaya milyonlarca küçük üretici, mülk sahibi çıkarmasa, islami gericilik biçimdeki anti-komünizm projeleri bir işe yaramazdı. Küçük-burjuvazinin mülksüzleşme korkuları, burjuvazinin alçakça anti-komünist yalan ve propagandasıyla kışkırtılıyordu. Bu anti-komünist gericilik, zayıf da olsa, proletaryanın en aydınlanmamış geri kesimleri üzerinde etkili oldu. Bu kesimlerin proleterleşme süreçleri, gerici ideolojilere zemin yaratan bir yapıya sahipti. Kırsal bölgelerden kentlere göç ederek proleterleşenlerin bir bölümü, arkalarında küçük tarım üretimini devam ettiren akrabalarını bıraktılar. Yani kırsal alandaki nüfus hareketi, büyük malikanelerin küçük çiftliklere el koymasından çok, küçük üretimin nüfus fazlasını besleyememesinden ileri geliyordu. Sonuçta, bu biçimde kente gelenler, sömürünün en yoğun, en aşağılık biçimlerini yaşasalar bile, onları boylu boyunca sınıf savaşımına sokması gereken bu koşullara, kırsal destek sayesinde dayanabildiler. Büyük kentlerde, gerici islami ideolojinin güç kazandığı emekçi varoşları böyle doğdu.

İslami gericilik, anti-komünizm propagandasıyla, bu toplumsal tabanı burjuvazinin ve emperyalist sermayenin çıkarlarına bağladı. Bu nedenle islami gericiliğin politik karakteri her zaman burjuva ve işbirlikçi oldu. Aynı dönemde, Endonezya’dan Pakistan’a, Türkiye’den Fas’a kadar, islami gericilikle devrimci güçler arasında, sonuçları korkunç iç-savaşlara varan çatışmalar oldu. O dönemlerde hiç kimse, bir “islamcı-solcu” ittifakından söz etmeye bile cesaret edemezdi.

1980’li yıllardan sonra, özellikle 90’lı yıllarda, “Yeşil Kuşak” ülkelerinde küçük mülk sahiplerinin altındaki toprak, hızla kaydı. Bu kesimler cennetlerini kaybettiler. Süreç içinde sanayinin bir uzantısı durumuna gelen tarımsal üretim, bankaların ve emperyalist tekellerin yol açtığı yıkımla yüzyüze geldi. Kentlerin küçük-mülk sahipleri de, tekellerin tüm üretimi-dolaşımı ele geçiren egemenliği karşısında hızla eski toplumsal konumlarını kaybettiler. Artık, bu kesimleri mülksüzleştiren düşman komünizm değil bankalar, IMF, GATT gibi kuruluşlardı. Burjuva egemenliğin diğer yüzü olan islami gericilik, bu yeni dönemde zorlanmaya başladı. Anti-tekelci öfkeyi burjuva sınıf çıkarlarına yeniden bağlamak, islami gericiliğin yeni misyonu oldu.
Konunun bir başka yönü üzerinde durmakta yarar var. “Yeşil Kuşak” ülkelerinde islami gericiliğin bir diğer hedefi ulusalcılık oldu. Endonezya’dan, Mısır ve Cezayir’e kadar, emperyalist sömürgeciliğe karşı ulusal ayaklanmaların içinde proletarya etkin rol aldı. Bu ülkelerde komünist partilerin geniş taban bulması tesadüf değil. Kapitalist gelişmenin dünya ölçeğinde yayılması, ulusal kurtuluş hareketleriyle sosyalizmi birbirine yaklaştırıyordu. Emperyalizme karşı savaşarak siyasi bağımsızlığa kavuşan bu uluslar, bu bağımsızlıklarını koruyabilmek için güçlü sosyalist blok ile ekonomik-diplomatik yakın ilişkiler kuruyorlardı. Asya’da Malezya ve Endonezya, Ortadoğu’da Mısır ve Cezayir, bu ulusal güçlerin etkin olduğu ülkelerdi.

Emperyalizm, bir yandan ekonomik bağımlılığı arttırarak bu ulusları teslim almaya girişirken, öbür yandan da ulusal güçleri alt edip bu süreci hızlandırmak istiyordu. Kısacası, Ortadoğu ve Güney Asya’nın halkları arasında yayılan islami gericiliğin amacı, ulusal bağımsızlık fikrinin zayıflatılmasıydı. Cezayir’de, Mısır’da, Endonezya’da ulusal bağımsızlıkçı güçler, islami dinci burjuva güçler tarafından yıpratıldılar. Ortadoğu’da anti-emperyalist dinamiklere sahip olan Arap ulusçuluğunun yerine, büyük burjuva işbirlikçilerin egemen olduğu gerici diktatörlükler geçti. Bir çok Arap ülkesinde bu süreç, 1970’lerde tamamlandı.

Gerek ulusal bağımsızlıkçılığın zayıflatılması, gerekse anti-komünist niteliği ile islami gericilik, burjuvazi için “madalyonun öteki yüzü” oldu. Yıllar sonra, şimdi ne oldu da bu islami gericilik, hiçbir zaman layık olmadığı payelere, “anti-emperyalist” ve “demokrat” madalyalarına kavuştu? Esasında islami gericiliğin ne sınıf karakterinde ne de sınıflar savaşında üstlendiği rolde değişen bir şey yok. Değişen şey, bu gericiliğin uzun yıllar toplumsal tabanı olan küçük mülk sahiplerinin toplumsal konumudur. Çoğunlukla mülksüzleştiler, işsizleştiler ve yoksullaştılar. Bu yeni koşullar altında burjuva islami gericiliği, eski söylemleriyle misyonunu yerine getiremezdi. Filistin’de Hamas’ın gelişimi ve değişimi, islami gericiliğin bu yeni misyonu nasıl yerine getirdiğini göstermesi açısından tipik bir örnektir.

Bilindiği gibi, Hamas’ın bağlı bulunduğu siyasi yapı, Müslüman Kardeşler örgütüdür. Merkezi Mısır’da bulunan bu örgüt, 70’li yıllar boyunca , Filistin’in ulusal kurtuluşu ve siyonizmle savaş için kılını bile kıpırdatmamıştı. Suudi parası ve ABD desteği ile, Filistin topraklarında camiler, hastaneler, medreseler inşa edip, “islami bireycilik” adını verdikleri mantar gibi bir yaşama halkı çekmeye çalıştılar. Filistin’in ulusal devrimci-güçlerinin sürgün yıllarında doğan boşluğu böyle doldurdular. Fakat, Filistin halkı 1988’de İntifada’ya başladığında, Müslüman Kardeşler’in tabanı durumundaki gençlerin önemli bir bölümü bu ayaklanmaya katıldı. Müslüman Kardeşler’in şefleri, alelacele Hamas’ın kuruluşunu ilan ederek bu gençlerin ulusal-devrimci örgütlere kaymasını önlediler. O güne dek ulusal kurtuluş üzerine tek söz söylemeyen Müslüman Kardeşler, bir yandan siyonist İsrail’in varlığına karşı çıkarken, diğer yandan da İsrail devletiyle el altından görüşmeye devam ettiler. Hamas, Filistin’de ulusal-devrimci mücadelenin bağrında saplı bir burjuva hançeridir. Onu, ezilenlerin bir hareketi olarak görenler, görüntünün ardındaki gerçekle, özle, tarihsel arka planları ve sınıf karakteriyle hiç ilgilenmiyorlar.

Bugün ülkemizde, “islamcı-solcu” ittifakını yürek kıpırtılarıyla karşılayan, alkış tutan küçük-burjuva siyasal akımların bu yanılgılarının nedeni ne? Yalnızca, emperyalizmin bu tür örgütleri düşman ilan etmesi, ya da bu örgütlerin kendilerini ezilenlerin temsilcisi olarak ilan etmeleri mi? Bu yanılgı, küçük-burjuvaların basitçe bir “değerlendirme hatası”ndan ileri gelmiyor. Gerçek şu ki, emperyalizmin hem ekonomik, hem siyasi, hem de askeri olarak tam ilhak için saldırganlığı, küçük-burjuva devrimciliğini ulusalcılık çizgisine doğru çekerek toplumsal devrimden uzaklaştırıyor. Ve islami gericilik de bugün, IMF karşıtlığı ya da emperyalizm karşısında ezilenlerin temsilcisi sıfatıyla, aynı kulvara koşarak, burjuva siyasetini yürütüyorlar. İşte “islamcı-solcu” ittifakı, bu “ulusal bağımsızlık”çı kavşakta buluşuyor. Tıpkı Filistin’de olduğu gibi. Daha düne kadar birbirlerini bir kaşık suda boğmaya hazır görünen İP gibi, SP gibi partilerin bugün kol kola ulusal-bağımsızlıkçılık korosuna katılmaları boşuna değil. Herbiri burjuvazinin bir başka yüzünü yansıtan bu gerici partiler, Ortadoğu’daki savaşla birlikte yeniden kaynamaya başlayan anti-emperyalist damarı, gerici-ulusalcı kanalda boğmak istiyorlar.

İslamcı-solcu ittifakının gerçek sınıf karakteri budur. Kimi devrimci grupların bu ittifaka farklı amaçlar ve “masum” niyetlerle yaklaşıyor olmaları, bu gerçeği zerre kadar değiştirmiyor.

------------

Salı, Eylül 05, 2006

İslami Linççi Polis Cumhuriyetinden manzaralar



Tayyip Erdoğan'ın "tarikatı" bir insanı linç ediyor, tarikat liderini öldürdükten hemen sonra linç edilen kişinin bir tekstil atölyesinde işçi olarak çalışırken "kot pantolon giydiği" ve "düzenli sakal traşı olduğu için" çevresi tarafından baskı gördüğü, dinsel bir yaşama zorlandığı, görücü usuluyle evlendirdiği ve böylece giderek akli dengesini yitirdiği basına yansıyor. Tarikat, genci linç ettikten sonra hemen oracıkta "sünnetsiz" olduğunu saptıyor! Öldürülen gencin cenaze namazını kılacak cami bulunamıyor, namaz mezarlıkta kılınıyor. İmam cenazeye katılanlara helallik dahi aldırmıyor.



Tarikat linç ettik diyor hatta linç anının ses kaydını yayınlıyor. Ancak bir kaç gün önce linci "vatandaşın güzel tepkisi" olarak savunan Polis hiç vakit kaybetmeden ölen kişinin "başını minbere vurarak intihar ettiğini"!!açıklıyor! "Saygın", "Cumhuriyetçi" ve "laik" burjuva basını olayı "hayretle" izliyor, lincin azmettiriciliğini ve teorisini kendi "laik" yazarlarının nasıl yaptığını unutuyor. Hatta "saygın" basının çok-ılımlı dinci yazarı sıcağı sıcağına kaleme sarılıp, Başbakanının tarikatına bulaşmayı aklından geçirenleri açık açık tehdit ediyor (Ahmet Hakan, Bir Cemaatin anatomisi, Hürriyet, 4/9/2006).



Sermaye diktatörlüğü, sanki üzerinde oturduğu temelin sömürü, savaş, polis terörü ve gericilikten ibaret olduğunu kanıtlamak için özel çaba sarfediyor. Çocuklar anlayamadıkları ve asla bitmeyen bir savaşta ölür, ölüleri faşist partinin ve boyalı basının malıdır. Bir ananın cesur çığlığı karanlığı yırttı: "Oğlum şehit olmadı, savaşta ölmedi, öldürüldü!" Çünkü ölen askerin annesi istisnai olarak eğitimli bir kadındı. Böylece sömürücü sınıfların egemenliklerini sürdürmek için geniş emekçi yığınlar için kör cehalete ve gericiliğe neden böylesine bağımlı oldukları bir kez daha ortaya çıktı. Tarikatçı Başbakan hemen uğursuz sesini yükseltti: "Askerlik yan gelip yatma yeri değil"di; ölüm yeriydi! "Canım vatandaşlarım. Bu gerçeği sizlerle paylaşmaya mecburum."



Bütün bunlar emekçi halkı dört koldan boyunduruk altında tutan İslami Polis devletinden günlük manzaralardır.

Gericiliği ezin!
Kahrolsun sermaye diktatörlüğünün savaş, sömürü, gericilik düzeni!


Komünist Bakış

Pazartesi, Eylül 04, 2006

Hafıza-ı Beşer (Dün Kore Bugün Lübnan ya da Dinin İşlevi Üzerine)


25.6.1959 Nazım Hikmet

Kore harbi ve yobazlar hakkında
Yeşil sancak, Kara kuvvet

Yobazların saltanatının yakın tarihimizde kimlerin eliyle ve nasıl kurulduğunu bilmeliyiz. Bu bilinmeden kara kuvvete karşı başarıyla dövüşmenin yolu yok. Halkımızın ruhunu yeşil sancaklı yılanın ağusundan kurtarmak isteyenler 1950 seçimlerini hatırlasın. Demokratlar başta, seçime resmen katılabilen bütün partiler, bir tek fazla oy alabilmek için, yobazların karşısında rükua vardıydı.

Aynı yıl Kore harbi başladı, Amerikalılar asker göndermemizi emretti. Menderes'i, İsmet'i bu emre boyun eğdi.

Türk delikanlılarını yedi deniz ötesi ve adını bile işitmedikleri bir memlekete öldürmeğe ve ölmeğe göndermek zordu. Bu zorluğa karşı bir yandan polis ve kışla terörüne baş vuruldu. Kore harbine katılmamızı protesto edenler, bu cehenneme gitmek istemiyenler hapislere atıldı. Askeri mahkemelere verildiler. Bir yandan da, iktidardaki, muhalifi, Amerika'ya satılan bütün parti liderleri, yobazların önünde cedde etti. Türk askerinin çoğu dindardı. İslam dininin Amerikan dolarına âlet edilmesi gerekiyordu. Camilerde yobazlar:

- Kim ki Kore'ye gider de orda bir komünist keserse mekânı cenneti âlâdır, diye vaazlara başladı. Hattâ, iki komünist kesenin cennette çoluğunu çocuğunu da götürebileceği tebşir edildi.

Radyolar bu vaazları memlekete yaydı. Canından bezmiş fakir, aç, Türk köylü çocukları cenneti âlâda baklavaya böreğe kavuşabilmek için Kore'de şehitlik şerbetini nuş etmeğe çağırıldı.

İşte o gün bu gündür Yeşil sancak Demokrat Partisi'nin sancağı olmuştur. Kara kuvvet Kore'de dökülen kanlarla beslenerek böyle semirmeğe başladı. Yobazların iftar sofrasına Kore'de ölenlerin param parça etlerini koyanlar, onlara, Atatürk inkılaplarını da domuz dişleriyle kemirmek imkânını verenlerdir. Bu iftar sofrasında hizmet eden baş garson Menderes'in yanında, elinde kanlı peçetesiyle İsmet de var. Bu kan, Kore topraklarında kardeşlerini öldürüp ölen Memetçiğin kanıdır. Türk halkı bu kanın hesabını soracaktır.